-
Altı Üstü Kitap 4 Yaşında!

Merhaba!
Altı Üstü Kitap yayın yaşamına dört yıl önce bugün başladı. Dördüncü yaşımızı bitirdik, beşinci yılımızdayız! Bu yaşımızı daha önce yaptığımız değerlendirme canlı yayınları yerine bir duyuru metniyle kutlamak istedik.
Bir okur girişimi olarak nitelediğimiz, amatör bir ruhla kitaplar üzerine konuştuğumuz, yazdığımız, sohbet ettiğimiz bu platformda üretmeyi dört yıl boyunca sürdürdük. Bu dört yıl içinde sizinle onlarca kitap incelemesi, dosya, söyleşi ve liste paylaştık. YouTube kanalımızda kitap kulübü yayınları yaptık. Okurlarımızdan gelen yazılara yer verdik.
2020’de bir podcast olarak başladığımız yolculuğumuzu 2022’den beri yazılı bir platform olarak sürdürüyoruz. 2025’in bizim için bundan daha keyifli, daha üretken geçmesini ummuştuk. Ancak 2025’i ülkemizde ve dünyada pek çok açıdan bir kriz yılı olarak yaşadık. Büyük siyasi, toplumsal bunalımlarla karşı karşıya kaldık. Ülkemizin geleceği için bizi kaygılandıran ciddi gelişmelere tanık olmakla kalmadık, sanat, edebiyat ve kültür yaşamımız da türlü baskılara maruz kaldı. Bu katmanlı kriz ortamı yılın ilk yarısında istediğimiz tempoda çalışmamızı engellese de yılın ikinci yarısında yeniden incelemeler, söyleşiler ve dosyalarla karşınızdaydık.
Buna karşın, ‘kuzen projemiz’ dediğimiz Altı Üstü Tarih yıl boyunca etkindi. Tarih ve siyaset bilimi alanında yayın yapmayı sürdürdü, ülkemizin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal krize ilişkin konuşulan, uzmanlara mikrofon uzatılan bir mecra oldu.
Şimdi hem yeni bir yıla, hem de yeni yaşımıza girdik. 2026’da Altı Üstü Kitap’ta daha çok üretmeyi, beşinci yaşımızı kapatırken daha çok kişiyle daha derinlikli sohbetler etmiş, daha çok ve daha güzel kitaplar konuşmuş olmayı hedefliyoruz.
2026’da yayınevleriyle, yazarlar ve yayın emekçileriyle söyleşiler yapmaya, kitap incelemeleri, özel dosyalar, yeni listeler hazırlamaya devam edeceğiz. 2026’da aynı zamanda Altı Üstü Kitap ve Altı Üstü Tarih arasında daha sıkı bir eşgüdüm yakalayarak ortak yayınlarımızı artırmaya, Altı Üstü Tarih’in yayın politikası kapsamında yeni ve ortak projeler geliştirmeye odaklanacağız.
Zor günlerden geçtiğimizi, belki daha zor günler geçireceğimizi biliyoruz. Birbirimize, kitaplara, edebiyata, kültüre ve sanata tutunarak daha güzel günlere ulaşacağız. Edebiyata, sanata, topluma geri adım attırmaya çalışan bir düzene mahkum değiliz. Bize yalnız yokluğu, yoksulluğu, gericiliği, karanlığı layık görenlere karşı edebiyatla, sanatla, tarihle ses yükselteceğiz. Üreterek, düşünerek, konuşarak, dayanışarak, hep birlikte ilerleyeceğiz.
Birlikte nice yıllara!
-
2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / Can Güçlü

2024’ün okuma muhasebesini yaparken daha çok kurgu ve daha iyi edebiyat okumak istediğimden söz etmiştim. 2025 hiçbir açıdan daha iyi bir yıl olmadığı gibi, 2024’ten daha iyi bir okuma yılıydı demem de zor kişisel olarak. Türkiye kendini -bana kalırsa varoluşsal- bir demokrasi mücadelesinin içinde buldu. Büyük toplumsal şoklar ve travmalar yaşadık. Zor günlerden geçtik ve geçiyoruz. Tünelin ucunda bir ışık görünüyor, ama yolumuz uzun. Bunlara ek olarak birkaç ay içinde iki kez ülke değiştirdim ve birkaç ay içinde sanırım üç kez ev taşımış oldum. Akademik işleri, başka pek çok işi ve Altı Üstü Tarih’te tutturmayı başardığımız yayın düzenini de düşünecek olursak, 2025 umduğum gibi yoğun okuyabildiğim bir yıl olmadı. Çok iyi kurgudışı kitaplar okudum, bunlara belki Altı Üstü Tarih’te değiniriz. Ancak bende iz bırakan, güçlü yazınsal yapıtlar da okudum. 2025’in doğasına uygun olarak üçüncü kitabımı -kurgudışı diyemeyeceksem de- roman ya da öykü olmayan bir kitap olarak belirledim. O kitabı bu listeye almasam haksızlık olacaktı. 2026’nın her alanda iyileşme getiremiyorsa bile rahatlama ve denge getirmesini umalım, güzel günler için mücadele etmekten asla caymayalım, edebiyattan ilham, mutluluk ve güç alalım.

The Elements – John Boyne
John Boyne tartışmalı, fakat çokça da beğenilen ünlü bir yazar. The Elements’ı buraya almak bir bakıma hile yapmak sayılır, çünkü ben bu kitabı oluşturan dört kısa romanı ayrı ayrı okudum. Bu romanlar sonradan tek bir kitap olarak birleştirildi ve bu yıl içinde yayınlandı. Her bir kısa roman bir element motifi üzerinden gelişiyor. Su, Toprak, Ateş ve son olarak da Hava. Örneğin Water İrlanda’nın sapa ve neredeyse ıssız bir adasında geçiyor, Air ise büyük oranda uçakta. Toprak ve Ateş’te işler biraz daha karışık. Bunlar birbiriyle türlü açılardan bağlantılı, ancak kendi ayakları üzerinde duran kitaplar. Sonuncu kitap diğer üçüne de kapsamlı göndermelerde bulunuyor ve öyküyü toparlıyor. Tümü türlü insan manzaraları üzerine kurulu, ancak kitabın kilit noktasının cinsel suçlar olduğunu belirteyim. Tüm öyküler cinsel suçlar üzerinden gelişiyor, neredeyse tüm çatışmalar da bunun üzerine kurulu. Hem hevesle, yer yer duygulanarak, yer yer gerçekten dehşete düşerek, hızla okuduğum bir kitap oldu The Elements. İlk kitaplar Türkçeye kazandırılmıştı, tam metin de ya çevrilmiştir, ya da çevrilecektir. Göz atmak isteyebilirsiniz.

King of Ashes – S.A. Cosby
Bazı yazarların, hele ki her yıl kitap çıkarmıyorlarsa, yeni kitaplarının o yılın en beğenilenler listelerinde olacağı baştan belli oluyor. S.A. Cosby benim için böyle bir yazar. Daha önce bir kitabını burada incelemiştim. Zorunluluktan okuduğum kitaplar, bir yığın kurgudışı ve tarih kitabı arasında bu yıl birçok suç romanı okudum. Bir tanesi bile King of Ashes’ın yanına yaklaşamadı. Gerçi Michael Connelly’nin The Proving Ground’u epey başarılı, ama duygusal etki bakımından Cosby’yi ayrı bir yere koymak gerekiyor. Bu yıl tek suç romanı okuyacaksanız, ki bence eksik kalmış olursunuz ama, eğer illaki tek suç romanı okuyacaksanız, King of Ashes’ı okuyun.

22 Metrekare Gökyüzü: Silivri Günlükleri – Buğra Gökce
Günlük yazınsal bir tür değil mi? Böylece sevgili Buğra Gökce’nin Silivri günlüklerini bu listeye alarak Altı Üstü Kitap’ta ağırlıklı olarak yazınsal yapıtlardan söz etme ilkemden ödün vermiş olmuyorum. Buğra Gökce, Ekrem İmamoğlu’nun beyin takımının neredeyse tümü gibi 19 Mart sonrasında gözaltına alınan ve tutuklanan isimlerden biri. 22 Metrekare Gökyüzü yalnızca başarılı bir bürokratın değil, iyi bir entelektüelin, yurtsever bir aydının hapis yaşamıyla, 19 Mart süreciyle ve Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı yeni otoriter sıçramayla nasıl baş ettiğini, hapiste yaşamın nasıl aktığını, içeridekilerin her gün, her dakika, her an nasıl mücadele ettiğini ve bizim için çalışmayı sürdürdüğünü hem başarılı, hem de gerçekten keyifle okunabilecek biçimde gözler önüne seriyor. Üzücü, kahredici kesitler var. Ama kararlılık, mücadele, yaşam sevinci ve Cumhuriyet’in er geç gelecek zaferine inanç ağır basıyor. 2025 de işte tam böyle bir yıldı, Buğra Gökce’nin günlükleri bu listenin belki en anlamlı parçası oluyor böylece.
-
2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / Özge İpek Esen

Yılın kitaplar açısından muhasebesini yaptığımız zamanı geldi yine. Bu yıl için kendime bir okuma hedefi belirlemiştim: 52 kitap. Şu âna kadar 48 kitap okumuşum. 2025 başında bu sayıyı tutturamayacağımı düşünmemiştim ancak yeterlik sınavı, tez önerisi gibi meşakkatli süreçlerde okumalarım genelde makalelere yöneliyor ya da kitapları taramak şeklinde ilerliyor. Bunu düşününce 48 kitapta kalmış olmayı bir hayal kırıklığı gibi karşılama haksızlığını yapmak istemiyorum kendime. 2025 kitaplarına baktığımda ağırlığın kurgudışında olduğunu gördüm, bahsettiğim nedenlerden ötürü bunu normal karşılıyorum. Ancak daha fazla roman okuyabilirdim demekten de alıkoyamıyorum kendimi, 2026 daha fazla öykü ve roman okuduğum bir yıl olur umarım.

Ferdydurke – Witold Gombrowicz
Polonyalı yazar Gombrowicz’in 1937’de yayınlanan bu romanı benim için bu yıl okuduğum en iyi kitap olabilir. Normalde seçtiğim üç kitap içinde bir sıralama yapmıyorum ama bu kitabı ne kadar beğendiğimi ancak böyle ifade edebilirim gibi. Pek çok insan, mezun olduktan yıllar sonra bile okula dönüp sınavlara girdiği kâbuslar görür. Ergenlik yıllarının sancılarıyla okulun denetleyici bir kurum olarak baskısını karın ağrısı içinde hatırladığımız kâbuslardır. İşte, Ferdydurke de yetişkin bir adamın lise öğrencisine dönüşmesini ironi ve mizahla karışık biçimde ele alırken yetişkinliğin nasıl da bir kurgu olduğunu gözler önüne seriyor.

Benim Durumumdaki Erkekler – Per Petterson
Yavaş yavaş Per Petterson külliyatını bitiriyorum. Açıkçası Petterson’ın en sevdiğim kitabı olduğunu söyleyemeyeceğim ama yani Petterson’dır yine de, listeye girmek için başlı başına yeterli bir ölçüttür. Lanet Olsun Zaman Nehrine kitabından tanıdığımız Arvid Jansen’in karısıyla boşandıktan sonra yalnız gezintilere çıkarak anlam bulmaya çalıştığı biraz “hovarda” yaşamının tanıklığını yapıyoruz. Her ne kadar adı Benim Durumumdaki Erkekler olsa da bir erkeklik övgüsüyle karşılaşmadığımızı da söyleyeyim.

Gençlik Düşü – Ayhan Geçgin
Metis Yayınları’ndan çıkan bu kitap için yayınevi kurucularından Müge Sökmen, Ayhan Geçgin edebiyatına girmenin ne kadar zor olduğundan, onun edebiyatını herkesin beğenemeyeceğinden bahsediyordu bir konuşmasında. Doğrudur, yazar Gençlik Düşü’nde de okurundan özen ve dikkat talep ediyor ve ancak bu bedelden sonra kitapla bağ kurmanıza izin veriyor. Ana karakterin yazar olma, yaratma sancısına odaklanan kitap daha çok düşünceler, izlenimler üzerine kurulu. Yaşadığımız felaketlerin peşinden sürekli bize kalan içe dönme duygusu olur çoğu zaman. Ancak bu roman karakterin ağzından bana şunu soruyordu: “O pek kıymetli içinde neler var ki?” Pek kıymetli içimizdir belki de felaketlere neden olan.
-
2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / İlkin Şilan

Benim için 2025, ikinci yarısında ardı ardına çok iyi kitaplarla karşılaştığım bir yıl oldu. Bu güzel karşılaşmalar okuma motivasyonumu oldukça artırdı ve yılın ikinci yarısında daha çok okumamı sağladı. O nedenle 2025’i bir okuma yılı olarak ben şahsen keyifli hatırlayacağım.
Bu seçtiğim üç kitap üç farklı şehirde, kitapçıları hedefsiz bir şekilde gezerken karşıma çıktı. Henry Henry ile Londra’daki Bookbar’da, The Anthropologist ile Edinburgh’daki Rare Birds isimli, sadece kadın yazarların kitaplarını satan kitapçıda, The Comforters ile İstanbul’daki çok sevdiğim kitapçılardan Homer Kitabevi’nde karşılaştım. Üçü bir araya gelip ilginç ama beni yansıtan bir seçki oluşturdular.

Henry Henry – Allen Bratton
Henry Henry okudukça beni içine çeken bir kitap oldu. Bu kitabın seveni de çok, nefret edeni de. Bu nedenle eğer bu kitabı okursanız, sizin de gri bölgede kalmayacağınızı düşünüyorum. Ben yazarın dilini, oldukça sorunlu ana karakteri Hal’i ve kitabın insan ilişkilerine (güzelliğine olduğu kadar çarpıklığına da) yaklaşımını çok sevdim. Bir grup karakterin hayatına bir gün sabaha doğru girip, onlarla yaklaşık bir yılı birlikte yaşayıp, yağmurlu başka bir günde onları kendi hallerine bırakıp, kapıyı kapatıp çıkmışım gibi hissediyorum. Allen Bratton’ın okuru bu kadar içine alan bir dünya yaratmış olması, özellikle bir ilk roman için bence büyük bir başarı. O nedenle bu kitabı daha okurken 2025 listeme alacağımı anlamıştım.

The Anthropologists – Ayşegül Savaş
Obama’nın da listesine giren bu kitap Asya ve Manu isimli, ikisi de Fransız olmayan ancak Fransa’da yaşayan, orada birlikte hayat kurmaya çalışan bir çiftin ev almaya karar vermesi çerçevesinde şekillenen, kısa ama çok etkileyici bir kitap. Asya’nın bakış açısından yazılan bu kitap büyümeyi, yaşlanmayı, ait olmayı, yabancı olmayı, kendin olmayı, biriyle bir hayat kurmayı, yetişkin olarak arkadaşlıklar kurmayı, bir şeyleri geride bırakabilmeyi yalın ama çok vurucu bir dille anlatıyor. Yirmilerinin sonu, otuzlarının başındaki kişileri daha çok etkileyeceğine inandığım bu kitabı yaştan bağımsız herkese öneriyorum. Benim Ayşegül Savaş’la ilk tanışmam bu kitap sayesinde oldu ve sanırım diğer tüm kitaplarını da 2026 içerisinde okurum, bir bakarsınız 2026 listesinde de başka bir kitabı yer alır. 🙂

The Comforters – Muriel Spark
Benim yeni keşfettiğim çok ünlü yazarlardan biri de Muriel Spark oldu. İskoç yazarın bu kitabı listemdeki üç kitaptan konu olarak en ilginci ve benim zevkime belki de en harfi harfine uyanıydı. Kitap, kendisinin bir kitap karakteri olduğunu fark eden Caroline Rose’un, biraz alıngan olduğunu söylemenin yanlış olmayacağı anlatıcının, Caroline’ın oldukça ilginç eski sevgilisi Laurence’ın ve Laurence’ın onun kadar ilginç ailesinin çevresinde şekilleniyor. Ancak kitabın en can alıcı tarafı bana sorarsanız Caroline ile anlatıcının kitap boyu süren çekişmesinden geliyor. Tahmin edersiniz ki özgür iradenizin olmadığını, yaşanan birçok şeyin kitaplarda olması gereken şeyler olduğu için yaşandığını ve sizin üzerinizde (size zarar da verebilecek) bir güç olduğunu fark etmenin etkisi öyle kolay sindirilemiyor. Bu kitabı okurken hem çok güldüm hem de çok etkilendim, listeme almamam haksızlık olurdu.
-
2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / Şule Tüzül


Hüznün Fiziği – Georgi Gospodinov
Çevirmen: Hasine Şen KaradenizNe şanslıyım ki bu yıl çok sayıda iyi kitap okudum. Bu nedenle aralarından en iyi üçünü seçmek zor. Ama birinciliği rahatlıkla Georgi Gospodinov’un Hüznün Fiziği adlı romanına verebilirim. Daha önce Zaman Sığınağı’nı okumuş ve çok sevmiştim. Bu yıl Hüznün Fiziği, Bahçıvan ve Ölüm ve Doğal Roman’ı okudum. Her romanı farklı nedenlerle şahane ama Hüznün Fiziği gerçekten bir başyapıt. Koca bir roman hüznü anlatıyor. Üstelik bir dil ustasından dinliyoruz hüznün her halinin hikâyesini. Hüznün Fiziği, kelimenin tam anlamıyla her telden çalıyor. Gospodinov, bireysel ve toplumsal yaşamında, dünyada olup bitenlere dair kafasına takılan ne varsa romanına koymuş. Büyük meseleler ve büyük olaylar değil bunlar, küçük ve sıradan şeyleri anlatan hikâyeler. Yaşamın sırrının da bu küçük ve sıradan şeylerde olduğunu söylüyor. Gospodinov her romanında doğa ve hayvanlara yapılanlarla yüzleştiriyor okurunu. İnsanın karanlığı ve içinden çıkamadığı çelişkileri de farklı açılardan gündemine alıyor. En çok üzerinde durduğu meselelerden biri zaman. Labirent bir roman; hikâyeden hikâyeye bir labirentin içinde yürüyor gibi geçiyoruz, hüznün her halinin içinden geçiyoruz.

İşin Aslı, Judit ve Sonrası – Sandor Marai
Çevirmen: Esen TezelBu yıl ilk defa Sandor Marai okudum ve vuruldum diyebilirim. İşin Aslı Judit ve Sonrası büyüledi beni. Hemen ardından Mumlar Sonuna Kadar Yanar ve Eszter’in Mirası’nı okudum. Sandor Marai, 1900 yılında dönemin Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nda doğmuş. Marai’nin ömrü, sadece iki büyük dünya savaşına değil, ülkesindeki iş savaşlara, işgallere, hem faşist hem komünist rejimlerin baskısına tanık olmakla ve tüm bunların ağırlığına dayanmakla geçiyor. Ömrü, savaşlar nedeniyle Avrupa’nın farklı şehirlerinde geçiyor ve sonunda Amerika’ya göç ediyor. 1989’daki hazin ölümüne kadar “Benim vatanım anadilimdir,” dediği üzere Macarca yazmaktan vazgeçmiyor. Ancak ölümünden sonra tanınmaya başlıyor. Roman onun hayatından izler taşıyor. Biyografik bir roman değil, ama savaşlar ve her anlamda büyük kayıplarla ömrünü geçiren bir insanın sesi ve duygusu nasıl olabilirse o ses ve duygu hâkim İşin Aslı, Judit ve Sonrası‘na. Ana meselesi sınıf çatışması. Burjuvazi, küçük burjuvazi ve proletaryanın bitmeyen mücadelesi. Sandor Marai bu çatışmayı karşılıksız aşklarla birbirine bağlanan üç karakterin hayatları üzerinden anlatırken, eleştirmekten ziyade olabildiğince tarafsız bir gözle her sınıfı anlamaya yönelik bir yol haritası üzerinden ilerliyor. O kadar ustaca kurgulanmış bir harita ki bu; sadece sınıf çatışmasının değil, insan doğasının çaresizliğinin ve sonu olmayan var olma çabasının, insan doğasındaki tekinsizliğin, yaşamın mucizelerinin ve dehşetinin, savaşın, dostluğun ve aşkın romanı da diyebiliriz İşin Aslı, Judit ve Sonrası için. Romanın bir yerinde kahramanına şunu söyletiyor Marai: “Edebiyat sanattan fazlasıdır, bir cevap ve etik duruştur.” Bu cevabı tüm yaşamıyla veriyor Sandor Marai.

Doğa Yürüyüşleri – Oylum Yılmaz
Oylum Yılmaz’ın bu yıl yayınlanan deneme kitabı Doğa Yürüyüşleri edebiyat dünyamızın en önemli kazanımlarından biri oldu bence. Çağdaş Türk Edebiyatının önemli isimlerinden Oylum Yılmaz’ın dördüncü kitabı Doğa Yürüyüşleri. Dokuz denemeden oluşuyor. Oylum’la beş yıldır sürdürdüğümüz Kulturalitera Kitap Kulübü nedeniyle onun yazar kimliğini oluşturan birikimine ve yaşamdaki duruşuna tanık olma fırsatı bulduğum için çok şanslı hissediyorum kendimi. Bu nedenle 2012 yılında yayınlanan Cadı, 2017’de yayınlanan ve Duygu Asena Roman Ödülü’ne layık görülen Gerçek Hayat ve 2023’de yayınlanan Ağaçların Rüyası romanlarının her birinin bende ayrı bir yeri var. Doğa Yürüyüşleri, 134 sayfalık ince bir kitap olmasına rağmen elliden fazla eser ve kırktan fazla yazarı konuk ediyor. Kitabın yaslandığı doğa, romantize ve estetize edilmiş bir doğa değil, aksine vahşi, insanı gerçekle ve kendisiyle güçlü bir çarpma hissi ile karşı karşıya getiren, hayatta kalmak için çabalamaya zorlayan, güzelliğiyle hemhal olabilmek için emek vermenizi, kurallarına uymanızı talep eden ama hiçbir şey vaat etmeyen bir doğa. Aslolanın bu doğa olduğunu ve edebiyatın da ancak böyle bir doğa üzerinden inşa edilebileceğini harika biçimde anlatan bir kılavuz Doğa Yürüyüşleri. İnsan doğasının hakikati ile yüzleşmeye çağırıyor hepimizi. Yüzyıllar önce doğayla bağını dönülmez biçimde koparan, bu nedenle kendi doğasına da ihanet eden insanın kötülüğüyle, erkek egemen zihniyetin ve iktidarların doğa ve kadının üzerine basarak, ötekileştirerek, yok sayarak kurduğu düzenle yüzleşmeye çağırıyor hepimizi. Tüm bunları içeren edebiyatın nasıl kapsayıcı bir dünya sunduğunu anlatıyor. Edebiyat nasıl ki okur için ilaç, iyileştirici, terapi değilse, yazar için de olamaz, diyor Yılmaz: “Çünkü hayal edilenin aksine, toplumun insan kalbinde açtığı hiçbir yaraya pansuman olmaz edebiyat. Yazdıkça daha çok kanatır, delilleri karartır.” Başka bir yerde ise şunları söylüyor: “Aklımda, daha doğrusu yüreğimde beni ormana, beni Büyükada’nın kızıl çam ormanlarına, beni hikâyelere çağıran bir fısıltıyla yaşıyorum hep. Hiç susmuyor. Ancak yazarken o fısıltıya cevap verebiliyorum.”
Şule Tüzül’ün “2025’in benim için öne çıkan kitapları” videosu için tıklayın!
-
Jane Austen’ın 250. yaşını evinde kutluyoruz: Gezimden notlar

İlkin Şilan
Eğer Londra’daysanız ve günübirlik bir gezi planlıyorsanız Cambridge veya Oxford ilk seçenekler olarak karşınıza çıkacaktır. Ancak benim gibi şu an Jane Austen’ın karakterleriyle süslenmiş bir kahve kupasında 3’ü 1 arada içerek (evet 3’ü 1 arada içiyorum) Jane Austen’ın mektuplarını okuyorsanız (ne tesadüf!), Waterloo İstasyonu’ndan trene binerek Alton isimli küçük bir kasabaya ulaşabilirsiniz. Buradan yapacağınız 5-10 dakikalık bir otobüs yolculuğu sonrasında Jane Austen’ın son 3 kitabını yazdığı, yaşadığı ve ne yazık ki trajik bir şekilde hastalandığı o evi ziyaret edebilirsiniz.
Jane Austen edebiyat tarihinin en çok konuşulan yazarlarından biri olabilir. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de oldukça fazla. Hatta kendi okurları arasında bile kitapları bir tartışma konusu. Ancak ne olursa olsun edebiyatta yarattığı etki tartışılamaz. Onun hakkında yazılmış on yazıdan yedisinde “hiç evlenmediği halde aşka ve evliliğe dair romanlar yazdığı” gibi bir yorum okuyabilirsiniz. Oysa Austen’ın romanlarını buna indirgemek bana fazlasıyla saçma geliyor. Jane Austen tabi ki karakterlerinin aşkı buldukları hikayeler yazdı. Fakat aynı zamanda arkadaşlıklar, sınıf ilişkileri, aile bağları, kadın olmak, insan olmak üzerine de yazdı. Kadınlardan sadece “iyi evlilikler” yapmalarının beklendiği, yazar olmalarını bırakın biraz fazla zeki, eğitimli ve meraklı olmanın “iyi evlilik” yapma ihtimalini oldukça azalttığı bir dönemde, her kitabında yaşadığı toplumun eleştirisini yapacak kadar cesur hikayeler yarattı. Aşk ve Gurur’un (ki aslında direkt çevirisi Gurur ve Önyargı’dır) ilk cümlesi bana göre edebiyatta hicvin en güzel örneklerinden biridir:
It is a truth universally acknowledged, that a single man in possession of a good fortune, must be in want of a wife. (Hali vakti yerinde olan her bekâr erkeğin mutlaka bir eş arayışının olduğu evrensel olarak kabul edilmiş bir gerçektir.)
Jane Austen benim hayatımda oldukça önemli bir yazar. Sadece kitap okumayı sevme sürecimde değil aynı zamanda İngilizceyi öğrenme sürecimde de kitapları hep yanımda oldu. Bu nedenle, doğumunun da 250. yılı şerefine kendisinin evini ziyaret etmek için plan yaptım. Bu noktadan sonra okuyacaklarınızın çok yüksek seviye “fangirl”lük (evin bahçesinde otururken duygulanıp ağlama seviyesinde “fangirl”lükten bahsediyorum) içereceği konusunda sizi şimdiden uyarmak istiyorum.

Evi ilk gördüğümde ne kadar güzel bir ev olduğunu düşündüm ancak dönemine göre değerlendirildiğinde aslında çok şaşalı bir ev olmadığını öğrendim. Jane Austen, annesi ve kardeşi Cassandra buraya, çok zengin uzak bir akrabaları tarafından genç yaşta evlat edinilmiş kardeşleri Edward tarafından getirilmiş. Edward dul kalmış annesi ve evlenmemiş kız kardeşlerinin hayatlarının kalanını rahat bir şekilde geçirmeye devam edebilmeleri için onlara bu evi vermiş.
Bu evde dönemine göre sıradan bir hayat yaşadıklarını biliyoruz. Jane Austen’a kız kardeşi ve annesi çok fazla ev işi yaptırmazmış, bu nedenle Jane evdeki birkaç işini hallettikten sonra hem romanlarını hem de mektuplarını yazarmış. Bir romanı tamamlaması uzun zaman alırmış. Oturma odasında akşamları ailesine ve yakınlarına bazı bölümleri okuyarak tepkilerine göre hikayelerini gözden geçirir ve birçok taslak çıkarırmış. Aynı zamanda küçük bir yerde yaşadıkları halde bu üç kadının aralıklarla arkadaşlarını ve akrabalarını ağırladıklarını, sohbet ettiklerini, dans ettiklerini ve oyun oynadıklarını da biliyoruz. Sabahları kahvaltıdan önce Jane piyano çalarmış. Alton’ın merkezine ve erkek kardeşinin oldukça yakındaki evine yürüyüşler yaparmış. Tutumlu bir hayat yaşadıkları için eserlerini yazdığı mürekkepten yediklerine ve giydiklerine kadar her şeyi kız kardeşi ve annesiyle birlikte evde ürettikleri de söyleniyor.

Jane Austen bu evde yaşadığı süreçte Mansfield Park, Emma ve İkna kitaplarını yazmış. Ölmeden önce yazdığı ancak yarım kalan bir kitabı daha var. Aşk ve Gurur’un yanı sıra Akıl ve Tutku’nun da basıldığını bu evde görmüş. Bu kitaplarının yayınlanma sürecinde bir diğer kardeşi Henry ona destek olmuş ancak profesyonel bir yazar olarak kendi kitaplarının yayınlanma sürecinde oldukça aktif bir rol alırmış.
Jane Austen’ın kitaplarının hiçbirinin kendi ismiyle yayınladığını görmediğini üzülerek öğrendim. Döneminde bir kadının yazar olması hiç yakışık bir şey olarak görülmediğinden ilk kitabı “bir Leydi tarafından” ifadesiyle basılmış. Aynı zamanda Jane Austen’ın bulunduğu toplumu, özellikle varlıklı sınıfı (ki kardeşi Edward da bunların arasındaydı) sıklıkla eleştirmesi ve kendi tanıdığı kişilerden esinlendiği karakterler yaratması da anonim kalmasını neredeyse zorunlu kılmış.

Austen’ın oldukça muzip ve keskin bir dili olduğu onu tanıyanlar kadar eserlerini okuyan kişiler tarafından da sürekli dile getiriliyor. Öyle ki ölümünden sonra kardeşi Cassandra mektupların bir kısmını yok etmiş. Bunun sebebinin Jane ile mektuplaşmalarında yakınları ve hayatları hakkında yaptıkları yorumları gizli tutmayı tercih etmesi olduğu düşünülüyor.
Jane bu evde bir süre yaşasa da bu evde ölmemiş. Hastalığının ilerlemesiyle birlikte ölümden bir süre önce Cassandra ile birlikte Winchester’a yerleşmişler. Ancak Winchester’da uzun bir süre geçiremeden Jane Austen vasiyetinde her şeyi kız kardeşine bırakarak hayatını kaybetmiş. Cassandra ise bu eve dönerek bu evde kızlar için bir okul işletmiş ve ölene kadar bu evde yaşamaya devam etmiş.
Jane Austen’dan geriye 6 roman, gençliğinde yazdığı hikayeler, taslaklar, mektuplar kaldı. Bunların birçoğuna kolayca ulaşmak mümkün. Ancak ulaşamadığımız tek bir şey var, o da Austen’ın sureti. Sadece kardeşi Cassandra’nın Jane Austen hayattayken çizdiği bir iki taslakta suretini görebiliyoruz. Ancak mevcutta 10 pound’un da üzerinde bulunan Jane Austen çizimi, araştırmaların gösterdiği kadarıyla gerçeği pek de yansıtmıyor. Cassandra’nın bir taslak çiziminden esinlenilerek hazırlanan bu resim okurların talep etmesi sonucunda Jane Austen’ın ölümünden sonra yaratılmış ve kitaplarına eşlik etmeye başlamış. Bugün bile Jane Austen’ın tam olarak nasıl göründüğünü ancak onu tanıyanların anlatılarından biraz biraz hayal edebiliyoruz.
Eğer Jane Austen’ın evine uğrarsanız kısa bir yürüyüşle kardeşi Edward’ın evini de gezmenizi öneririm. Jane Austen’ın da büyük ihtimalle yürüdüğü, oldukça büyüleyici bir yoldan bu kocaman malikaneye ulaşıyorsunuz. Bu evin içerisi de ziyaretçilere açık, Jane’in de aralıklarla bu eve geldiğini biliyoruz. Bana göre en büyüleyici kısmı bahçesi ve bahçesinden görebildiğiniz İngiliz kırsalının sade ama etkileyici manzarası oldu. Sakin bir günde giderseniz bütün ev size kalmışçasına bir sessizlikte bu manzaranın tadını çıkarma fırsatınız olacaktır.

Jane Austen’ın evinden ona ait bir kitap almadan ayrılmak istemedim. Benim seçtiğim kitabı gençlik yazılarını da içeren Love and Freindship – and Other Youthful Writings’di. Bu kitabın kapağındaki Freindship kelimesi yazarın yazdığı şekilde bırakılmış. Bunun sebebi olarak (benim bulabildiğim kadarıyla) Austen’ın döneminde dil bilgisi ve yazım kurallarının daha esnek olmasının yanı sıra Jane Austen’ın kelimelerle bir nevi “oynamayı” sevmesi, kelimelerin farklı yazılışlarını sıklıkla kullanması gösteriliyor. Bir dönem yazarın eserlerindeki bu tür yazım varyasyonları düzeltilerek basılmış olsa da son zamanlarda orijinaline sadık kalınmış basımlar yapılıyor. Ben böylesinin yazarla okur arasındaki samimiyeti artırmak açısından daha iyi olduğunu düşünenlerdenim.
Benim için etkileyici, duygusal ve kesinlikle tekrarlamak istediğim bir gezi oldu. Jane Austen Winchester’da gömüldüğü için mezarını ziyaret etme şansım olmadı ancak evinin bahçesinde, bir zamanlar gezdiği, düşündüğü, mutlu olduğu, yazdığı bir yerde oturmak ve onu anmak beni çok sevdiğim bir yazara daha da yakınlaştırdı. Artık kitaplarını okurken bu kitapların yazıldığı anları düşünmeden edemiyorum. Eğer bir Jane Austen hayranıysanız bu gezi sizin okur olarak deneyiminizi değiştirecek, garantisini verebilirim.

Not: Eğer yakın zamanda gidip gezme imkanınız yoksa, buradaki kısa videoyu keyifle izleyeceğinizi düşünüyorum.
-
Katlanılmaz olanın ötesinde: Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor

Şule Tüzül
Kaybetmeye dayanamayacağımız kadar çok sevdiğimiz birini ya da bir şeyi kaybettiğimizde hissettiğimiz acı ve keder tarifsizdir. Keşke hiç yaşamasak böyle kayıplar. Ama hayat… Kayıpla birlikte bir yanımız ölür, kayboluruz, bir parçamızı sonsuza kadar yitiririz. Bu ancak yaşanabilir bir şey, sadece yaşayan bilir denen cinsten, anlatılabilir bir şey değil. Peki edebiyat bu ölmeden ölme halini anlatabilir mi, ne kadarını anlatabilir?
Sanatın farklı alanlarında eserler üreten sanatçı, yazar ve yayıncı Anne de Marcken’in ülkemizde Mart 2025’te Metis Yayınları tarafından yayınlanan romanı Sonsuza Dek Sürüyor Derken Bitiyor, o yaşamla ölüm arasında kalınan tarifsiz kederin coğrafyasını anlatıyor. Roman, birçok ödülün yanı sıra Ursula K. Le Guin Kurgu Ödülü’ne layık görülmüş. Marcken, yaşam ve ölüm arasında bir ara dünya yaratmış. Bir araf. Bir kayıp sonrası içinden çıkılamaz bu duygu ve acının var olabileceği tek yer. O arafta nelerin olabileceğini yazını ile deneyimliyor. Yas ve kederin dili nasıl olurun deneysel bir çalışmasını sunuyor okuruna.
Adını bilmediğimiz ana kahramanımız, daha romanın başında sol kolunun koptuğunu söylüyor. Asıl kaybının ise, doğrudan söylemese de aşkı, hayat arkadaşı olduğunu anlıyoruz söylediklerinden. Bu öyle bir kayıp ve öyle büyük bir acı ki, bir uzvunu, örneğin sol kolunu kaybetmekten farkı yok. Ki roman ilerlerken hem ana kahramanımız ve anlatıcımız hem de diğer karakterler uzuvlarını kaybediyorlar. Kendimizi bir zombi hikâyesinin içinde buluveriyoruz. Ana kahramanımız, ben anlatıcı, kaybettiği kişiye söylüyor her şeyi, kaybına yazdığı bir mektup ya da onun için yazdığı bir günlük gibi. Kahramanımızın sol kolu öylece kopuveriyor, sevdiğini kaybetmenin acısı öyle büyük ki bir sol kolun kopuvermesinin hiçbir acısı, hiçbir önemi yok. Hayat o sol kol olmadan da devam ediyor. Ancak bir zombinin hayatını sürdürebildiği bir araftayız çünkü. Ama bu bir korku romanı değil. Acı ve kederin insan bedenine ve ruhuna yaptığı tüm duygusal iniş çıkışları edebiyatın gücüyle anlatan bir zombi hikâyesi. Ana temaları kimlik, bellek, varoluş, yaşam, ölüm, yas, acı ve keder olan bir zombi hikâyesi.
Romanın başında kahramanımız bir otelde olduğunu söylüyor. Ancak anlattıklarından burası bir bakımevi ya da rehabilitasyon merkezi de olabilir. Çünkü onunla birlikte otelde kalan diğer insanlar da onun gibi ağır kayıplarla, kayıp sonrası travmalarla ve acılarla yaşıyorlar. Onları buluşturan ve kısa sürede dost olmalarını sağlayan da bu ortak acı ve travmalar.
“Buraya hepimiz aynı yerden geldik. (…) Buraya hayattan geldik. İç karartıcı ve amaçsız bir dünyadan, belirsizliğin ve kendini kandırmanın dünyasından, merhamet kılığındaki şiddetin, düzen maskesi altında gizlenen açgözlülüğün dünyasından. Rütbelerin, sınıfların ve ırkların dünyası. Hayat. Korkunun tükettiği bir dünya. Tek avuntusu tanrı ve bilim fantezileri olan korkunç bir dünya. Hayat. O dünyayı reddediyoruz. Hayatı reddediyoruz. Adaletsizliklerine sırtımızı dönüyoruz. Bayağılıklarına. Sanrılarına. Yeni bir dünya yarattık! Ona, bu yeni dünyaya ne isim vereceğiz?”
Romanı yarıladıktan sonra hem kahraman hem de biz okurlar gerçeklikle bağımızı tamamen koparıyoruz. Marcken bizi öyle bir noktaya hazırlıyor ki artık yaşananların gerçekliğini sorgulama ihtiyacı duymuyoruz. Kahramanın yol aldığı arafta onun içindeki her duyguya ortak olarak ilerliyoruz. Roman bir ya da birkaç paragraftan oluşan kısa bölümler halinde ilerliyor. Bu bölümler bazen birbirinden bağımsız duruyor. Bu durum bile romanın içinde kalmamızı ve yazılan her sözcükle yakınlık kurmamızı engellemiyor. “Zaten katlanılmaz olanın ötesine nasıl katlanabiliriz?”i anlatıyor Marcken çünkü.
“Her şey yolunda olacakmış gibi yaptım çünkü sürekli elveda demek imkânsız görünüyordu. Yabanmersinlerine. Okyanusa. Kuzgunlara. Pelikanlara ve yağmurkuşlarına. Karabataklara. Saat dörtte oturma odasının duvarına vuran güneş ışığına. Senin yan odadan gelen sesine.”
Romanın en büyük gücü dili. Marcken kayıp, acı ve kederi bu dille okura ulaştırıyor. Yaşamla ölüm, gerçekle gerçeküstü arasındaki arafta yolumuzu kaybetmeden ilerleyebilmemizi bu dil sağlıyor. Çok sade ve basit bir dil. Kısa, anlaşılır ve net cümleler. Aynı zamanda tamamen şiirsel bir dil. Neredeyse her cümle metaforlar ve simgelerle dolu. Bu kadar sade ve basit bir dille duygunun tüm hallerini dile getirmeyi başarıyor Marcken. Bu noktada romanın çevirmeni Nesrin Demiryontan’a tebrikler ve teşekkürler, dil sade olsa da çevirinin çok zor olduğunu düşündüğüm bir metin. Hem hikâyenin duygusal ağırlığını yüklenip hem de bu sade dille bu kadar büyük acı ve kederi okura ulaştırmaya çalışmak hiç de kolay olmasa gerek.
Çağdaş edebiyat, roman, öykü ya da şiir, türü ne olursa olsun, bugüne kadar var olan kuralları yıkıyor, sınırları zorluyor. Okuru şaşkına çeviriyor. Dil ve sözcükler, iyi bir yazarın elinde, bir heykeltraş elindeki malzemeyi nasıl olağanüstü bir esere dönüştürürse, olağanüstü metinlere dönüşüyorlar. Sonsuza Dek Sürüyor Derken Bitiyor da o metinlerden biri.
Roman, sonsuz bir arafta, katlanılamaz olanın ötesindeki dünyayı anlatırken, bir daha asla dönülemeyecek olan, kaybın olmadığı o hayata dair çok şey söylüyor. Bir kaybı, bir ölümü anlatırken aynı zamanda aşkı da anlatıyor diyebilir miyiz bu roman için? Neden olmasın. Romanın sonlarında, ölümü ve aşkı birlikte anlatabilecek en güzel cümlelerden biri çıkıyor karşıma: “Kendimle kendim arasındaki mesafe sensin.”
-
Söyleşi: akademiFR Yayınları

Söyleşi: Özge İpek Esen
Altı Üstü Kitap’ta yaptığımız en ilginç söyleşilerden biriyle karşınızdayız. İlker Kocael ile çevirmenliği, yenilikçi bir yöntemle çalışan akademiFR Yayınları’nı, Fransızcanın ve Fransızcadan çevirinin kültürel etkilerini, felsefe içerikleri üretmenin zorluklarını, sesli yayıncılığın teknik detaylarını konuştuk.
Önce akademiFR ile başlayalım. akademiFR nasıl ortaya çıktı? Neler yapıyor, neler yapmayı amaçlıyor?
Öncelikle çok teşekkür ederim mecranızda bana da yer ayırdığınız için.
akademiFR, bir süre verdiğim Fransızca özel dersleri kurumsal bir çerçeveye kavuşturmak amacıyla 2022 yılında kurduğum Frankofon bir platform. Bu mecranın ana eksenini mümkün olduğunca sıkılmadan, hem de Fransız kültürüyle haşır neşir olarak Fransızca öğrenebileceğiniz online eğitim çalışmaları oluşturuyor. Bu çalışmaları Gözde, Demet ve Büşra arkadaşlarımla birlikte yürütüyoruz; özellikle konuşma, rol yapma, okuma gibi pratik etkinlikleri önceleyen bütüncül bir yaklaşımla hareket ediyoruz. Bugüne kadar Fransızcaya sıfırdan başlayıp bizimle birlikte orta seviyenin sonuna kadar ilerleyen, hatta bu seviyede DELF sertifikası alabilen birçok arkadaşımız oldu. Bu başarılara şahit olmak bizi bu süreçte hem çok gururlandırdı hem de işimizi çok daha motive şekilde yapmamızı sağladı.
Tabii akademiFR yalnızca bir “dil eğitimi” platformu değil. Fransız felsefesi ve edebiyatından materyalleri online derslerimizde kullanıyoruz evet, ama aynı zamanda YouTube kanalımızda konunun uzmanı hocalarımızla bu alanlarda genel kitleye de hitap eden içerikler de üretiyoruz. Bugüne kadar Marcel Proust’tan, Quentin Meillassoux’ya, Michel Foucault’dan Gustave Flaubert’e kadar uzanan birçok ismi odağa aldığımız uzun anlatım videoları yayınladık. akademiFR’nin misyonu çerçevesinde genel kitleye hitap eden bu çalışmaları çok önemsiyoruz.
Gelelim akademiFR’nin son dönemde adım attığı başka bir alana: Birazdan bunu ayrıntılı olarak konuşacağız sanıyorum ama kısaca söylersem akademiFR olarak yayıncılık alanına da küçük bir adım attık. akademiFR Yayınları olarak yayınladığımız ilk çalışmamız Fransız filozof Luc Ferry’nin Nietzsche üzerine yaklaşık 4 saatlik sesli anlatımı oldu.
Gördüğünüz gibi akademiFR’nin merkezinde Fransızca dili var ancak buradan yola çıkarak hangi alanlara uzanacağımız tamamen o sıradaki merak, heves ve olanaklarımız ile şekilleniyor, akademiFR’nin tanımlamaya gelmeyen sürprizli durumundan da gayet memnunuz. 😊
Siz Fransızcadan çeviriler yapıyorsunuz. Fransa’nın Türkiye üzerinde kültürel açıdan çok uzun yıllar belirleyici etkileri olduğunu biliyoruz. Akademi, sinema, müzik, edebiyat alanlarında… Ancak 80’lerin sonu itibarıyla Amerikan kültürünün daha etkin olduğu söylenir. Çeviriyle uğraştığınız için, yaptığınız çevirilere ilgiden hareketle bu durumu nasıl görüyorsunuz merak ediyorum.
Evet, daha nadir olarak İngilizceden, ağırlıklı olarak Fransızcadan çeviri yapıyorum. Özellikle 19. yüzyıl Osmanlısında Batılılaşma çabaları çerçevesinde -Batı dendiğinde akla o dönem çoğunlukla Fransa geldiği için- çeşitli alanlardaki elitlerin Fransızca ile oldukça içli dışlı olduğunu görebiliyoruz. Bunu en iyi görebildiğimiz alanlardan biri roman esasında. Mesela Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası’nda züppeliği ile meşhur Bihruz karakterinin gösteriş olsun diye sürekli Fransızca bir şeyler gevelemesini hatırlayalım. Bunun karşısına tırnak içinde “doğru Batılılaşmış” Rakım Efendi’yi koyabiliriz. Ahmet Mithat Efendi, Rakım’ı doğru ölçülerde Batılılaşmış, kendi kültürüne yabancılaşmamış bir tip olarak sunar.
Dediğiniz gibi, bir noktada siyasi güç dengelerinin değişmesiyle -bunu belki İkinci Dünya Savaşı’na kadar geri götürebiliriz- ülkemizde Amerikan kültürünün etkisi birçok alanda genişledi. Bu tabii yalnızca kültür-sanat alanıyla sınırlı değil; günlük hayatımızın en mahrem noktalarına kadar nüfuz eden yoğun bir etki söz konusu. Hepimizi aynı şekilde düşünmeye, aynı şekilde davranmaya iten bu yoğunluğun bir noktada bıkkınlığa yol açtığını, insanları daha farklı şeyler aramaya ittiğini düşünüyorum. Sosyal medyada Fransızca çevirilerin İngilizce çevirilerden daha fazla rağbet görmesini de biraz buna bağlıyorum.
Zaten mümkün olduğunca bu meselelere eleştirel bir yerden yaklaşan isimlerin konuşmalarını çevirmeye özen gösteriyorum. Yani siyasi arenadaki güç mücadelesinin baskın kültür/dil üzerinde bir etkisi olduğunu söylemiştik, çeviri yaparken bu nüfuz mücadelesinin parçası olan isimlerin değil, bu mücadelede ezilenlerin, baskı görenlerin, arka planda kalanları temsil eden isimlerin videolarına öncelik vermeye gayret ediyorum. Bu da sanıyorum ki insanlarda daha fazla karşılık buluyor.
Daha çok felsefe içeriklerini çeviriyorsunuz. Bunları nasıl seçiyorsunuz? Sizin ilgi alanınızın belirleyici olduğu aşikâr ancak bazen engelleyici unsurlar da çıkıyor mu? Bu içerik anlaşılmaz, çok niş, yahut bu ismi kimse tanımıyor gibi…
En başta gelen kriter söylediğiniz üzere bu içeriğin ilgi alanıma girmesi. “Ben şimdi bu videoyu izledim ve çok hoşuma gitti, bunu benim gibi başkaları da izlerse ne güzel olur” gibi bir hisle aslında bu video çevirilerine başlamıştım, içerik seçerken aynı his yolumu göstermeye devam ediyor.
Tabii ki içerik seçiminde hedef kitleyi de gözetiyorum. Örneğin kişisel olarak felsefenin belirli alanlarında mümkün olabildiğince derinleşmeye çalışıyorum, bu süreçte okuduğum/izlediğim ve çok beğendiğim içerikler oluyor. Ancak söz gelimi hoşuma giden şey hermenötik alanından çok niş bir içerikse bunu çevirmiyorum, çünkü bu içeriğin çok sınırlı bir kitleye hitap ettiğini biliyorum. Ki bu çevirinin bahsettiğim sınırlı kitleye ulaşacağını bilsem yine çevirirdim ama bu tür fazla niş içerikler genel kitleden rağbet görmeyince algoritma paylaşımın görünürlüğünü iyice aşağı çekiyor. Akışta videoyla karşılaşan 300-400 kişi herhangi bir etkileşimde bulunmayınca büyük bir çabaya dayanan çeviri internetin dipsiz kuyularında yitip gidiyor maalesef. O yüzden mümkün olduğunca anlaşılır ama aynı zamanda basite kaçmayan, yüzeyselliğe düşmeyen içerikleri tercih etmeye çalışıyorum.
akademiFR, yayın sektörüne girmeye nasıl karar verdi, bu yeni girişim akademiFR’nin çalışma çerçevesinde nasıl bir yer tutuyor?
Söylediğim üzere akademiFR’de merkezimiz Fransızca dili, bu merkezden yola çıkıp nereye gideceğimizi o sırada baskın ilgi ve meraklarımız yönlendiriyor, bizi asıl heyecanlandıran şey de bu. Madem ki Fransızca dilini temel alan bir sürü iş yapıyoruz, neden bir çeviri de yayınlamayalım sorusuyla yayıncılık macerasına da atılmış bulunduk.
İlk çevirimiz Fransız filozof Luc Ferry’nin Nietzsche anlatımı. Yaklaşık 4 saatlik bu anlatımı ben ses dosyasından metne döküp Türkçeye çevirdim, Ferda Keskin hocamız redaksiyonunu üstlendi, Elçin Kazancı son okumasını yaptı. Nihayetinde ortaya çıkan bu metni ben seslendirdim ve ilk yayınımız olarak piyasaya sunduk. Her ne kadar siyasi görüşlerine çoğunlukla katılmasam da Luc Ferry’nin çok iyi bir felsefe anlatıcısı olduğunu düşünüyorum. Türkçede yayınlanan Gençler için Batı Felsefesi gerçekten çok derli toplu ve anlaşılır bir giriş kitabı, “felsefeye nereden başlasam acaba” diye düşünen genç arkadaşlarımıza kesinlikle öneririm. Kısacası Luc Ferry’nin sığlık tuzağına düşmeden ama aynı zamanda anlaşılma kaygısı da güderek yaptığı bu anlatım akademiFR’nin genel yaklaşımıyla çok iyi bağdaştı ve ilk çalışmamız da böylece ortaya çıktı.
Bununla birlikte “yayın sektörüne girmek” ifadesi şimdilik belki biraz iddialı olabilir, nihayetinde henüz sistematik bir üretime geçmedik. Ama bu alana ilk adımı atmak bile bizde büyük bir heyecan uyandırmaya yetti.
Çeviri Konuşmalar’ın başlamasına vesile olan isim Luc Ferry’ydi bildiğim kadarıyla, şimdi de akademiFR sesli kitap yolculuğuna ilk işiniz Luc Ferry’nin Nietzsche Felsefesini Anlamak adıyla bir özel dersini yayımlayarak başladı. Gerçi sesli kitap demek doğru mu bilemiyorum. Bu yöntemi seçmenizde bir neden var mı? Basılı kitapta dahi dağıtım hep bir meseledir, sesli kitapta bunları nasıl aşmayı düşünüyorsunuz? Teknik detaylarına da değinerek anlatın lütfen, epey ilginç bir şey yapıyorsunuz çünkü, biz ekip olarak bu işi gördüğümüzde çok heyecanlandık.
Evet 2017 yılında Çeviri Konuşmalar kanalını açtığımda ilk çevirim Luc Ferry’nin Yunan felsefesine dair bir konuşması olmuştu, devamında da yine Ferry’nin Gılgamış anlatımını çevirmiştim. Demin söylediğim gibi Ferry’nin genel kitlenin seviyesini gözeten ama sığlaşmayan yaklaşımını seviyorum, ayrıca bu düzeydeki anlatıma büyük ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Zaten Çeviri Konuşmalar kanalını açtığımda Ferry videolarının büyük rağbet görmesinin arkasında da bu ihtiyaç vardı sanırım. Akademide icra edilen teknik felsefeye tabii ki ihtiyacımız var, ama üretilen tüm bilgiler yalnızca 3-5 uzman arasında kaldığında bunun topluma bir yansıması olmuyor. Felsefenin toplumsallaşması, demokratikleşmesi ancak akademik/teknik felsefeyi kavrayıp bunu genel kitlenin diline aktarabilen aracılar sayesinde olabiliyor, Luc Ferry’nin de bana göre bu anlamda çok iyi bir aracı.
Luc Ferry’nin yayınladığımız Nietzsche anlatımı aslında bildiğimiz anlamda bir sesli kitap sayılmaz, çünkü genellikle bir kitap seslendirildiğinde buna sesli kitap diyoruz. Hâlbuki bizim yayınladığımız çeviri Fransızca orijinalinde de sesli bir ders anlatımı. Bunun için ortaya çıkan işe belki “sesli anlatım”, “özel ders” gibi isimler vermek daha doğru olabilir. Yani Nietzsche anlatımını dinlediğinizde bir kitabı dinlemiyorsunuz, doğrudan bir ders anlatımını dinliyorsunuz.
İlk çalışmamızı sesli kitap olarak yayınlamak istedik çünkü basılı kitabın üretimi ve dağıtımı çok daha meşakkatli bir iş, ayrıca çok daha fazla bütçe gerektiriyor. Dahası sosyal medyada uzun senelerden beri çeviriler yayınladığım için dijital mecralarda bu işin nasıl kotarılabileceğini daha iyi kestirebileceğimi düşündüm. Yani işe bildiğimiz yerden başladık ama hiç bilmediğimiz alanlara doğru açılma ve bu alanlarda tecrübe edinme perspektifinin heyecanını da taşıyoruz.
akademiFR’nin ilk kitabı nasıl yankılar uyandırdı, tepkilerden memnun musunuz? Yayıncılık faaliyetleri nasıl devam edecek?
Satış, pazarlama gibi normalde kurumsal şirketlerde profesyonellerin yürüttüğü tüm işleri kendi kendimize halletmemize ve reklama bütçe ayırmamamıza rağmen iyi bir başlangıç yaptık diyebilirim. Henüz genel kitleye çok fazla nüfuz edemesek de konunun ilgililerinden olumlu geri dönüşler aldık.
Burada tabii şunu da göz ardı edemeyiz: İçinde bulunduğumuz sistemde piyasaya sunduğunuz içerik ne kadar kaliteli olursa olsun genel kitlede bir karşılık bulabilmesinin yolu pazarlamadan geçiyor. Dolayısıyla örneğin Nietzsche anlatımı kalite anlamında büyük yayınevlerinin işleriyle yarışabilecek düzeyde olsa da söz konusu yayınevlerinin reklam/pazarlama bütçeleriyle yarışamayacağımızın farkındayız. Farkında olmakla beraber böyle bir amaç da taşımıyoruz zaten, akademiFR seri üretim ve kâr odaklı bir yapı değil. Yavaş yavaş ama özenle üretelim, işlerimiz muhatabını bir şekilde bulur diye düşünüyoruz. Bu hâlimizden de gayet memnunuz.
Yayıncılık faaliyetine öncelikle Luc Ferry’nin diğer sesli anlatımlarıyla devam edeceğiz. Nietzsche anlatımına benzer formatta Freud ve Marx anlatımlarını da orta vadede yayınlayacağız. Onun haricinde Luc Ferry’nin tarzına benzer şekilde felsefeyi kitlelere ilginç ve anlaşılır şekilde sunan Charles Robin’in “La philosophie c’est pour vous aussi” (Felsefe Sizin İçin de) kitabını yayınlayacağız, Larousse yayınlarından bu kitabın da telifini aldık. Bu kitabın şöyle bir özelliği de var, Robin’in bu kitabı ilk basılı yayınımız olacak. Bilmediğimiz bir alanda el yordamıyla ilerleyeceğimiz, süreçte bir sürü şey öğreneceğimiz yeni bir yola daha gireceğiz yani. Daha önce de söylediğim gibi meraklarımızı takip ederek bir şeyler üretmeyi, bu süreçte de öğrenmeyi çok seviyoruz, akademiFR’nin de kısa özeti bu galiba. 😊
Çok teşekkür ederiz.
-
Söyleşi: Ömür Kurt

Söyleşi: Can Güçlü
Ömür Kurt, çağdaş Türk çocuk yazınının en güçlü yazarlarından biri. Gazetecilik kariyerinden gelen ilgi ile çalışma alanlarını yazınsal üretime başarılı biçimde yansıtıyor. Bazen takip etmeyi güçleştirecek ölçüde üretken ve çalışkan. Tüm kitaplarında doğa, çevre, hayvanlar, şehirleşme, savaşlar ve yakın tarih gibi temalara yöneliyor. Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu ilk çocuk kitabı değil, ancak yazınsal kariyerinin en büyük sıçramalarından birini temsil ediyor, yazınsal ilgi alanlarını da canlı biçimde yansıtıyor.
Altı Üstü Kitap olarak Ömür Kurt’la Altın Kitaplar yayınevinden çıkan ve 100 bininci okura ulaşması onuruna özel bir baskı yapan Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu kitabını, kariyerini ve kitabın yayınlanmadan önceki ve sonraki maceralarını konuştuk. Özel baskının sonunda yer alan söyleşimizi, Altı Üstü Kitap okurları için kendi sitemizden de yayınlıyoruz.
Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu ile 2017 yılında Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı’nın Çocuk Romanı Ödülünü kazandınız. Oldukça prestijli bir ödül ve çok anlamlı bir başarı. Nasıl ortaya çıktı bu kitap?
Bu kitabı yazmaya karar verdiğimde Orta Doğu’da tıpkı ilkçağı sona erdiren Kavimler Göçü gibi yeni bir göç dalgası başlamıştı. Savaştan kaçan insanlar evlerini barklarını geride bırakmış, ellerinde küçük birer bohça ile yollara düşmüşlerdi. Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Yemen’de savaş vardı. Ancak bu insanlar, ellerine valizlerini alıp başka bir ülkeye kolayca gidemiyorlardı. Özellikle medeniyetin, demokrasinin ve insan haklarının beşiği sayılan Avrupa’da çok sert muamele görüyordu göçmenler… Ege Denizi’nde botları batıyor, sınır kapılarında açlıkla ve soğukla karşı karşıya kalıyorlardı. Küçük bir çocuk bile olsanız sizi bir sınırdan içeri almıyorlardı (Türkiye hariç tabii… Çünkü Türkiye milyonlarca düzensiz göçmene kapılarını açmıştı). Göçmenlere sınır kapılarında pasaport soruluyor, güvenlik koridorları oluşturuluyor, hepsine geldikleri yerlere dönmeleri söyleniyordu. “Oysa” diye düşünmüştüm, “İzmir’den yola çıkan bir martı hiçbir engele takılmadan rahatça Atina’ya gidebiliyor. İnsanlar için sınırlar var, ama hayvanlar için sınır yok.” İşte bu düşünce, kuzey ormanlarından yola çıkan bir yaban ördeği ailesinin güneşe yolculuğunu yazma fikrine sürükledi beni. Bu yolculukta dünyaya gökyüzünden bakacaklar ve gelişen teknolojinin, son model arabaların, gökleri delen binaların, kuruyan nehirlerin, oyulan dağların görüntüsünü kendi bakış açılarından anlatacaklardı. Tabii insan zihninin ördüğü duvarları, sınırları, savaş ve barışı, iyiliği ve kötülüğü iç içe yansıtarak. Tüm karşıtlıklarıyla dünyadaki insan kaynaklı sorunları, hayvanların gözünden anlatan bu kitap işte böyle ortaya çıktı.
Fakat Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu kitabınızın oldukça maceralı bir yazım sürecinin sonunda okurla buluştuğunu da biliyoruz…
Ah evet… Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı onuncu yılını kutluyordu. O yıl, daha önce ödül alan kitapların sergilendiği özel bir tören yapıldı. Ben de gazeteci olarak davet edilmiştim. Orada bir baktım ki, daha önce ödül alanlar hep kadın. Ödül de ellerinde kitaplar tutan bir kadın figürü şeklinde. Şakayla karışık “Ne kadar cinsiyetçi olmuş. Erkeklere ödül verilmiyor mu?” dedim gülerek… Daha önce bu ödülü almış olan yazar arkadaşlarımdan Koray Avcı Çakman “Seneye sen bir dosya yolla, ödülü sen al” dedi. Orada ona “Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu” kitabımın fikrini anlattım. Koray bu kitabın fikrini, konusunu çok beğendi. “Kitabı tamamla ve kurula yolla, göreceksin bu kitap ödül alacak, öngörüyorum” dedi. Ancak ben kitabı bir türlü tamamlayamadım. Yaz geçti, sonbahar geldi ama kitapta tek satır bile ilerleyemedim. Bir türlü başına oturamıyordum. Oysa dosyayı vakfa en son 31 Aralık 2017’ye kadar teslim etmek gerekiyordu. Kasım ayı ortalarında bir gün aniden yazmaya başladım. İlk bölümü bir çırpıda bitirdim ki, bir talihsizlik sonucunda sol elimin dört parmağını fena şekilde yaktım. Sadece serçe parmağım yanmamıştı. Eşim Nilgün beni hemen hastaneye götürdü. Orada bazı ilaçlar yazdılar ve elimi sarıp beni eve yolladılar. Fena halde canım yanıyordu, şaşkın ve üzgündüm de… Ellerimin ne kadar değerli olduğunu da o gün anladım. Nilgün “Kitabı yazmak sonraya kaldı…” dedi üzülerek. Ancak ben eve gelince tekrar masa başına oturdum, sağ elim ve sol elimin serçe parmağını kullanarak kitabı yazmaya devam ettim. Nilgün bana baktı, güldü ve “Delisin sen” dedi. Sabah yazdım akşam yazdım. Duraksız yazdım ve yazdım… Hikâye tüm görüntüleriyle benliğimden öylesine akıyordu ki, yazmayı durduramıyordum. Sonunda kitabı bitirdim, vakfa teslim ettim ve ödülü kazandım.
Maceralı bir yazım süreci hakikaten. Ödül töreni de heyecanlı ve keyifli geçti, biliyoruz. Söz etmek ister misiniz?
Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı Ödülü her yıl 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda gazete ilânıyla açıklanır ve Gülten Dayıoğlu sabah erkenden kazanan ismi arar ve ödülünü müjdeler. Hoş bir tesadüf ki, ben de 23 Nisan doğumluyum. Sabahın saat 8’inde telefonum çaldı. Kalbim gümbürdemeye başladı. Arayan Gülten Dayıoğlu’ydu. Heyecandan havalara uçtum. “Evlâdım” dedi, “sizi tebrik ederim. Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu kitabınız jürinin oy birliğiyle yılın çocuk romanı seçildi. Üstelik bir çırpıda” dedi. Jüride de çok kıymetli isimler vardı. Adnan Binyazar, Prof. Dr. Sedat Sever, Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün, Asuman Portakal… Hayatımın en güzel doğum günü armağanıydı. Ödül töreni de Gülten Dayıoğlu’nun doğum gününde, 15 Mayıs’ta Hacettepe Üniversitesi’nde yapıldı. Adnan Binyazar ile aynı araçta gittik Hacettepe’ye. Bana orada ödül değerlendirme notunu armağan etti ve “Ben şimdiye dek hiç kimseye böyle bir not hediye etmedim, ama size bu notu armağan etmem gerekiyor” dedi. O not hâlâ benimledir ve ebediyen saklayacağım. Büyük bir mutluluk tabii… Adnan Binyazar, Türk edebiyatının en özgün en büyük isimlerinden biri.
Kitabın bu ölçüde etkili olacağını ve geniş kitlelere ulaşacağını öngörmüş müydünüz?
Aslına bakarsanız yazı yazan herkes, yazılarının geniş kitleler tarafından okunmasını ister. Bu, çok doğal bir istektir. Kuşkusuz ben de yazdıklarımı insanlarla paylaşmak için yazıyorum. Kitabımın da hem çocuklara hem de yetişkinlere ulaşmasını çok arzuladım. Ancak bunun için özel bir çabam olmadı. Kitap dilden dile yayıla yayıla, tavsiye edile edile bir anda tanındı. Bu da beni çok mutlu etti. Doğal bir süreç içinde ilerledi hepsi de… Kitabın sevilmesini gerçek ile masalı birleştirmesine bağlıyorum. Gerçek sorunların, masal kahramanlarının birer meselesi haline gelmesi, insanların gördüğü ama bazen anlamlandıramadığı olayların, bir yaban ördeği ailesinin yaşadıklarıyla okura yansıması, kitapla bağ kurulmasına aracılık etti, diye düşünüyorum.

Biraz da teknik konulara değinelim. Kitap için nasıl bir araştırma yaptınız? Bir yaban ördeği ailesini odağa alan bir çocuk romanında zoolojik gerçekler ne ölçüde önemlidir? Çocuk yazınında araştırmanın yeri sizce nedir?
Araştırma her zaman çok önemli bir konu. Tüm kitaplarımı yazarken araştırma yaparım. Bu kitap için de yaban ördekleri nasıl göç eder, ne sıklıkta dinlenir, nerelerde duraklar, kimlerden kaçar veya nereye giderler? Nasıl sesler çıkarır, sürülere nasıl önderlik ederler? Hepsi de çok önemli sorulardı ve hayvanlarla ilgili bir kitap yazıyorsanız bu soruları sormanız ve yanıtlarını bilmeniz gerekir. Ben bu kitabı kısa bir sürede yazdım ama öncesinde çok uzun zaman bu konuyu düşündüm, bu konularda okudum. Olgunlaştığında kitap kendiliğinden ortaya çıktı. Zira bir kitabı yazarken birden başına oturup yazamazsınız. Öncesi vardır ve bu süreç uzundur.
Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu’ndan önce de çocuk kitapları yazıyordunuz. Ancak Gülten Dayıoğlu ödülünü kazandıktan sonra çocuk edebiyatında kuşkusuz adınız daha tanınır hale geldi. Bu kitap, yazınsal kariyerinizi nasıl etkiledi?
Benim için bir dönüm noktası diyebilirim. Kitabı okuyan pek çok kişi bana “Filme çekilmeli, devamı gelmeli” der. Bu durum, okurun kitapla bütünleştiğini gösteriyor. Yazdığım diğer kitaplarda da bu kitaptaki dili arayan okurlar oluyor. Oysa her kitabın bir doğası, teması, kendine ait bir dili var. Hiçbir kitap birbirine benzememelidir. Biricik olmalıdır.
Bu kitabın çok sevilmesi ve okurlardan yoğun ilgi görmesi, yeni kitaplarımın yazım sürecinde sürekli önüme geliyor. Amacım çok kitap yayımlamak değil, nitelikli eser meydana getirmek. Bu sebeple de titiz çalışıyorum. Sözcüklerimin insanları yaralamasını istemem. En ağır konuları bile incitmeden yüreğe işlemek isterim. Dolayısıyla bu kitap bana yeni sorumluluklar yükledi.
Kitabın ödül alması, dikkat çekmesine aracılık etti. Birçok yerde haber oldu. Benimle röportajlar yapıldı. Okullardan çok yoğun talep oldu ve çocuklarla okul buluşmalarında bir araya geldik. Bu da kuşkusuz ki kitabın da benim de tanınırlığıma katkı sağladı.
Kitabın yazıldığı günlerden bu yana dünya nasıl dönüştü? Paytak ve ailesi bugünün dünyasının üzerinden uçsaydı, gördükleri ve deneyimledikleri farklı olur muydu?
“Her şey iyiye gitti” demeyi isterdim. Oysa iklim değişikliği, orman yangınları, artan beton miktarı ve düzensiz genişleyen şehirler, su sorunları, savaşlar, tükenen denizler dünyamızı daha da zora soktu. Zeytinlikler yok oluyor, özellikle Akdeniz coğrafyasında çok önemli ormanlık alanlar küle döndü. Bu durum insanların geleceğini de tehdit ediyor, hayvanların ve bitki türlerinin geleceğini de… Bu sebeple Paytak ve ailesine daha çok kulak vermemiz gereken bir zamanı yaşıyoruz, diye düşünüyorum.
Kitap peş peşe baskı yaptı ve artık 100 bin okura ulaştı. Paytak’ın yolculuğu okurlarınızda nasıl bir etki yarattı, sizi en çok etkileyen geri dönüşler hangileriydi? Çocuk ve genç okurlardan gelen yorumlar, kendi kitabınıza yeni bir gözle bakmanızı sağladı mı?
Okurların yorumları her zaman çok önemlidir. Özellikle çocuk okurlar, her şeyi çok açıkça dile getirirler. Çekinmezler. Sözcüklerine filtre de koymazlar. Düşüncelerini olduğu gibi söylerler. Bu muazzamdır. Çocuk okurlar, kitapla ilgili beni onurlandıran yorumlar yapıyorlar. Onları en çok ilgilendiren bölümleri, karakterleri ya da en çok etkilendikleri cümleleri söylüyorlar. Evimde, çocukların Paytak ve ailesiyle ilgili çizdiği pek çok resim var. Kitaptan sözler var. Kitaba ve karakterlere yazdıkları mektuplar var. Bu mektuplarda hep umut var. Zira yaşam varsa, umut var. Bundan büyük zenginlik mi var?
Çok teşekkür ederiz.
-
Bazı kitapları terk etmeliyiz: ‘DNF’lemek ve suçlu hissetmemek

İlkin Şilan
Bir kitaba başladınız, kitap asla ilerlemiyor. Elli sayfa, yüz sayfa… Okurken gözünüz sürekli sayfa sayısına kayıyor, 100 sayfa okudunuz sanırken sadece 10 sayfa ilerlediğinizi görüyorsunuz. Kitabı elinize almamak için o gün kitap okumamaya karar veriyorsunuz. İte kaka o kitabı bitiriyorsunuz, ya da hiç bitiremiyor musunuz?
İki tip okur olduğunu biliyoruz. İlk tip okurlar bir kitabı ne olursa olsun bitirir. Kitap sıkıcı veya rahatsız edici olabilir, ancak bu okur tipi bir yemin etmişçesine ne yapar eder, o kitabın sonuna ulaşır. Bazıları için burada batık maliyet yanılgısı rol oynuyor olabilir. Yani halihazırda kitaba zaman ve efor harcadığı için “Buraya kadar okudum, bari bitireyim.” diyerek okudukları kitaptan kopamıyor olmaları mümkün. Veya kitabın bir noktada açılacağını düşünerek, hikaye nereye gidiyor olabilir diye merak ederek bir şekilde sona varıyor olabilirler. Ancak günün sonunda onlar mı kitabı bitirmiş oluyor yoksa kitap mı onları, ben emin olamıyorum.
Bir diğer okur tipi ise kitapları terk edenler, yani DNF’leyenler. DNF, “did not finish”’in kısaltması olarak okur lügatına girdi. Burada bilinmeyen bir sebepten, mesela kitabı bir gün bıraktım bir daha elime almayı unuttum gibi bir sebepten kitabı bitirmemekten bahsetmiyorum. Bir kitabı aktif bir kararla bitirmemeye karar vermek ve kitabı neresinde olursa olsun bırakmaktan bahsediyorum.
Ben kendimi bildim bileli sevmediğim kitapları ortasında bırakıp arkama bakmadan bir sonraki kitaba geçebilenlerden oldum. Dünya üzerinde on milyonlarca kitap var ve bazılarının bana göre olmaması bana oldukça normal geliyor. Ortasında bıraktığım kitaplar arasında oldukça ünlü, ölmeden önce okunması gereken kitaplar da yer alıyor. Tabi ki hiçbir kitabı ilk sayfasından bırakmıyorum (yani inanılmaz bir şey olmadıkça). Ama bir kitabı bırakmam için bazı sebepler aşağıdakiler:
- Yazarıyla anlaşamadığım kitaplar. Bazı yazarların dilinin bana hitap etmediğini kabullendim. Bunlar dünyaca ünlü yazarlar bile olabilir. Bu yazarlar birçok insanın hayatına dokunan eserler üretmiş olabilir. Benim bu yazarların diline ısınamamış olmam onları kötü yazarlar da yapmıyor. Benim kendi yazarlarımı keşfetmem için kendimi bu yazarların kitabını bitirmeye zorlamamam gerekiyor.
- Hikayeye pek bir getirisi olmadığı halde yüksek seviye şiddet içeren kitaplar. Şiddet hayatın içerisinde olduğu kadar tabii ki edebiyatın içerisinde de yer alıyor. Olay örgüsü ve kitabın mesajı için bazen bazı sahneleri neden okuduğumu anlayabiliyorum. Ancak öyle kitaplar var ki sadece okuru şok etmek, herhangi bir mesajdan bağımsız okuyanda rahatsızlık yaratmak, hikayedeki trajedi unsurunu anlamsız bir seviyede sömürmek için şiddeti bir araç olarak kullanıyor. Böyle kitapları okumaya devam etmenin bana bir şey katacağını düşünmüyorum.
- Çevirisi kötü kitaplar. Eğer çeviri bir kitap okuyorsam ve çeviride bir şeylerin yanlış olduğunu hissedersem o kitabı zaten tamamen anlayamayacağımı düşünerek bırakıyorum. Başka bir çevirmenden veya orijinal dilinde daha sonra yeniden okuyabilirim ancak kötü bir çeviri ile bir kitabı okumaya çalışmanın bir anlamını göremiyorum.
Bunlar dışında da beni bir kitabı bırakmaya iten durumlar oluyor. Ve itiraf etmeliyim ki birçok insana göre çok daha kolay bir şekilde bir kitaptan vazgeçebiliyorum. Ben bu haldeyken arkadaşlarımın bazılarının ne olursa olsun kitapları bitiren okur tiplerinden olduğunu öğrendiğimde samimiyetle çok şaşırmıştım. Çevremdeki insanları sevmedikleri, anlaşamadıkları kitapları bırakmaya yönlendiren arkadaşa dönüşmem de bu şekilde başladı.
Bu yazıyı yazmaya karar verdiğimden internette farklı farklı okurların bu konuyla ilgili düşüncelerini okudum. Bir kitabı DNF’leyebilmek için tavsiyeler, bir kitabı bitiremediğinizde hissedebileceğiniz duygular, kitapları bırakabilen birine dönüştükten sonra hissedeceğiniz özgürlük gibi temalar sıklıkla karşıma çıktı. Instagram ve TikTok gibi platformlarda kitap içerikleri üreten influencerlardan neredeyse aktivizm derecesinde bu konuda içerikler izledim. Öyle ki bir noktada içerikler bana kötü bir bağımlılıkla mücadele eden insanları ve bu insanlar için oluşturulan destek gruplarını anımsatmaya başladı.
Durum böyleyken ben de bu platformda kitapları bir türlü bırakamayan insanların kaygılarına biraz su serpmek ve bu kitapların sürükleyeceği okuma felcinin kıyısından onları döndürmek için çabalamak isterim.
“Bir kez kitapları ortasında bırakmaya başlarsam bu alışkanlık haline gelecek ve ben kitaplardan sıkılan, zorlanınca direkt vazgeçen bir okura dönüşeceğim.” diye düşünüyor olabilirsiniz. Kitapları bırakabilmeyi bir alışkanlık haline getirmenizi çok isterim. Zorlandığın bir kitabı sonuna kadar okumak bir tür dayanıklılık yarışması olmadığı gibi, dayanarak ve zorlanarak okuduğunuz kaç kitabın son sayfasında “İyi ki böyle yaptım.” dediğinizi de değerlendirmeniz faydalı olacaktır. Eğer bir kitabı okumakta zorlanmanızın sebebi doğru bir kafa yapısında olmamanız veya o kitabı yanlış bir zamanda okumanızsa DNF’lediğiniz bir kitaba daha sonra dönemezsiniz diye bir kural olmadığını hatırlatırım.
“Bir okur olarak X kitabını kesinlikle okumuş olmam lazım. Nitelikli bir okur olmam için bu kitabı okumak şart.” diye düşünüyor olabilirsiniz. Hiçbir kitabı okumak, sevmek veya anlamak zorunda değilsiniz. Klasikleşmiş eserleri okumak, şu an birçok yazara ilham olmuş usta yazarları keşfetmeye çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Ancak bunları keşfetme yolculuğunuzda bazılarını sevmemeniz ve okumak istememeniz kadar normal bir şey olamaz. Hangi tür edebiyata ilgi duyarsanız duyun, nitelikli bir okur olmanız mümkün. Özellikle kadınların daha çok ilgisini çeken türlerde okumanın genel okur camiasında zaman zaman küçümsendiği ne yazık ki bir gerçek. Okumak istemediğinize karar verdiğiniz bir kitabı sadece o kitabı okumuş biri olmak için bitirmek yerine sizi daha besleyecek başka bir kitaba geçmek gerektiğine inanıyorum.
“Kitaba yeterince şans verdim mi, neresinde bırakmak doğru yerde bırakmak olur. DNF’lemenin de doğrusu yanlışı var mı?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Doğru bir yerde bırakmak diye bir şey olduğunu düşünmüyoruz. Her okurun kendine özgü bir metodu olacaktır. Bazıları en az X sayfa okuma şartı koyarken bazıları X bölüm şeklinde bölüm bazlı ilerliyor. Siz de sizi iyi hissettirecek, kendinize göre bir yöntem geliştirmekte özgürsünüz.
“Bu kitabı bana arkadaşım önermişti, ona çok ayıp olur.” diye düşünüyor olabilirsiniz. Arkadaşınız emin olun bunu aşacaktır, başına gelmiş en kötü şey sizin o kitabı pek de sevmemiş olmanız olamaz.
Bir ömürde okuyabileceğimiz kitap sayısı ne yazık ki sandığımızdan da daha az. Ki her gün yeni yüzlerce kitabın yazıldığını varsayarsak bu havuz ömrümüz boyunca azalmayacak, aksine çoğalacak. Engin bir kütüphanede sizi sabaha kadar uyanık tutacak bir kitap varken kendinize işkence etmeniz için hiçbir sebep yok. Bu nedenle size son sözlerimi söyleyerek yazımı kapatacağım:
O kitabı hemen bırakın, yenisine geçin, sorun yok, ilk sefer hep en zorudur.