• Söyleşi: Yabancı Yayınları

    Söyleşi: Yabancı Yayınları

    Söyleşi: Özge İpek Esen

    Genç yetişkin türünde öncü kitaplar yayınlayan ve 2021 Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nü alan Yabancı Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeni Ece Çavuşlu ile kuruldukları günden bugüne nasıl geldiklerini, yayın politikalarını, okurla ilişkilerini ve gelecek tasarılarını konuştuk.

    Yayınevinin nasıl bir doğum hikâyesi var, başlangıçta konulan hedeflerle şimdi ulaştığınız yer arasındaki ilişki nasıl?

    İthaki gibi çok kapsamlı ve önemli bir yayınevinin alt markası olarak 2013 yılında kurulan Yabancı Yayınları, ilk yıllarında ağırlıklı olarak kadın edebiyatına ve popüler romanlara eğilmişti. Bu çizgisine daha sonra başka türleri, özellikle de genç yetişkin romanları eklese de asıl hedefinden hiç vazgeçmediğini, yani hiçbir türe yabancı kalmamaya özen gösterdiğini söyleyebiliriz. Alanında en ses getiren kitapları yayımlamasıyla gerek okurlar gerek yayıncılar arasında her zaman adından söz ettirmeyi başardığından, aslında tam da istediğimiz noktadayız.

    Yabancı Yayınları ve İthaki Yayınları arasındaki ilişkiden bahsedebilir misiniz? Yayıncılıkta nispeten yeni bir örgütlenme türü olduğu için merak ediyoruz. Alt markalar kurmak sizce Türkiye’de yayıncılık açısından neleri değiştirdi/değiştirecek?

    Yayın grupları aslında pek de yeni bir örgütlenme türü değil. Halihazırda pek çok büyük marka farklı alanlara da ulaşabilmek adına çeşitli alt markalar kuruyor. Yabancı, İthaki’nin ilk alt markası olsa da şu an İthaki Yayın Grubu sekiz önemli markadan meydana gelen büyük bir yapılanma. Popüler kültürden çocuk kitaplarına, bilimkurgudan polisiyeye uzanan geniş bir yelpazede kitaplar sunuyoruz. Türkiye yayıncılığı açısından bu durumun verimli olacağını düşünüyorum. Tek bir markanın her alanda eserler basmasındansa, belli alanlarda uzmanlaşan markaların olması okura yayınevi takip etme alışkanlığı kazandıracak ve özellikle belli türlerde daha iyi eserlere daha hızlı erişimi kolaylaştıracaktır.

    Yayın politikanızı oluştururken dikkat ettiğiniz hususlar nelerdir? Risk alarak bastığınız kitaplar oluyor mu? Kataloğunuzda kesinlikle yer vermek istemediğiniz türler var mıdır? Varsa bu türlerden neden uzak duruyorsunuz?

    Yayın politikamız daima kapsayıcı olmak üzerine kurulu. Genç yetişkin edebiyatında eserler sunmaya çalışan tüm yayınevlerinin misyonunun bu olması gerektiğini düşünüyorum ancak bazı şartlar yüzünden bu her zaman mümkün olmuyor. İyi edebiyatla anılma kaygımız kimi zaman okurda karşılığını bulmayan kitaplar basmamıza sebep olsa da her kitabı sadece satış adedinden ibaret görmüyoruz. Neredeyse her türde eserler sunmaya çalışıyoruz ama bir yayın grubu olduğumuzdan çoğunlukla belli ayrımlara dikkat ediyoruz. Özellikle kataloğumuzda yer vermeyeceğimiz bir tür olduğunu düşünmüyorum ancak Türkçe yazılmış eserlerdense çeviri kitaplar ağırlıklı ilerlediğimizi söyleyebilirim.

    Türkiye’de yayıncılık yaparken mücadelelerinizden ve size gösterilen destekten bahsedebilir misiniz?

    Geçtiğimiz yıl bastığımız çizgi romanlar yüzünden kimi sorunlarla yüzleşmek durumunda kaldığımız bilinen bir gerçek tabii. Bu süreçte en büyük desteği okurlarımızdan gördüğümüzü, bunun da ne kadar doğru bir çizgide ilerlediğimizin altını defalarca çizdiğini söylemek isterim. Yayıncılardan, sosyal medyadan ve çeşitli kurumlardan da yoğun bir destek gördük; hatta 2021 Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nü de aldık. Gönül isterdi ki böyle bir konu hiç gündeme gelmesin. Önümüzdeki süreçlerde daha özgür, daha sansürsüz bir yayıncılık yapabilmek en büyük temennimiz.

    Peki şimdilerde mutfakta neler var? Okurlarınızı hangi kitaplar bekliyor, bahsedebilir misiniz?

    Geçtiğimiz aylarda, uzun süredir yapılmayan bir şeyi yapıp en sevilen yazarlarımızdan Elise Kova’yı okurlarıyla buluşturmayı başardık. O etkinliklerde de belirttiğim üzere, okurlarımızı 2023’te yeni Elise Kova kitapları bekliyor. Bunlar dışında yine popüler yazarlarımızın yeni kitaplarını çıkaracağımızı, polisiye-gerilim türünde daha çok roman basacağımızı, kâğıt sorununun biraz hafiflemesi durumunda çizgi romanlarımıza tekrar ağırlık vereceğimizi söyleyebilirim. Kitaplıklarınızda Yabancı’ya kocaman bir yer ayıracağınız bir sene sizleri bekliyor.

  • Altı Üstü Kitap Kulübü: İnsanlar

    Altı Üstü Kitap Kulübü: İnsanlar

    Altı Üstü Kitap Kulübü’ne yeniden hoş geldiniz!

    Instagram canlı yayınları üzerinden, Altı Üstü Kitap ekibinin seçili kitapları tartışması ve izleyicilerin de yorumlardan katkı sağlaması üzerine kurulu olan kitap kulübü yayınlarımızın ikincisini 23 Kasım’da gerçekleştirdik.

    İlkin Şilan ve Can Güçlü, Matt Haig’in “İnsanlar” adlı romanı üzerine söyleşti.

    Altı Üstü Kitap Kulübü’nün yeni yayınını Spotify’da Altı Üstü Podcast kanalından dinleyebilir, YouTube’dan ya da Instagram hesabımızdan izleyebilirsiniz!

    Yeni buluşmalarda görüşmek üzere!

  • Okuru Zorlamasıyla Ünlenmiş Etkileyici Kitaplar

    Okuru Zorlamasıyla Ünlenmiş Etkileyici Kitaplar

    Azimli bir okur kafasına koydu mu okuyamayacağı kitap yoktur ancak bazı kitaplar da zor okunmakla ünlenmiş. Bunlar kötü kitaplar değil, hatta bazıları birer başyapıt. Ama uzunlukları, karmaşık olay örgüleri, bol karakterleri, kronolojik olmayan kurguları gibi birçok sebepten ötürü pek çok okurun gözünü korkutan bu kitapların seveni de çok, sevmeyeni de. Altı Üstü Kitap ekibi olarak, zor okunmasıyla nam salmış birkaç güzel kitabı sizler için derledik!

    Ulysses
    James Joyce
    Çevirmen: Nevzat Erkmen
    Yapı Kredi Yayınları

    Aslında James Joyce’un birden fazla kitabı okunması zor kitaplar listelerinde boy gösteriyor. Ancak biz belki de en ünlü kitabı olan Ulysses’i listeye dahil etmek istedik. Edebiyat topluluklarında “Herkesin okuduğunu iddia ettiği, gerçekten okuyanların ise anladığını iddia ettiği kitap” olarak anılan Ulysses aslında Dublin’de geçen tek bir günü anlatıyor. Kurgusal temelini Homeros’un Odysseia’sından alan bu kitap birbirinden farklı 30,030 kelime içeriyor.

    Cain’s Jawbone
    Edward Powys Mathers
    Unbound Publishing

    “Çözülmesi neredeyse imkansız derecede zor bir edebi bulmaca” olarak adlandırılan, ilk olarak 1934 yılında yayınlanmış bu cinayet romanının şu zamana kadar sadece 4 kişi tarafından çözülebildiği söyleniyor. 6 kişinin öldüğü kitapta katili bulmak okura kalmış. Ancak Cain’s Jawbone’u diğer cinayet romanlarından ayıran özellik, 100 sayfalık bu kitabın gizemini çözebilmek için önce sayfaları doğru şekilde sıralamanızın gerekmesi. Şansını denemek isteyen okurlar için yayınevi 2021 yılında kitabın baskılarını yeniledi!

    Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi
    Ayfer Tunç
    Can Yayınları

    Bu kitaba başlamak isteyenlere bir önerimiz var, yanınıza bir not defteri almayı unutmayın! Ayfer Tunç’un usta kaleminden bir kurumun tarihini dinlediğimiz bu kitaptaki karakter sayısı ve karakterlerin arasındaki ilişkiler kafanızı biraz karıştırabilir. Sıkı tutunan ve kaybolmayan okurları ise gerçekten büyülü bir dünya bekliyor. Adeta karakterler arasında bir örümcek ağı oluşturan Ayfer Tunç, dünyanın ne kadar küçük olduğunu ancak bu küçücük dünya içinde karakterlerin ne kadar büyük iç dünyalara sahip olduğunu gösteriyor okura.

    Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum
    Iain Reid
    Çevirmen: Begüm Kovulmaz
    Hep Kitap

    Bitiren birçok okurun internete “Biri bana bu kitabın sonunu açıklayabilir mi?” yazdığı bu kitap metaforlarla, gerçekle hayalin karıştığı ince çizgilerle ve iç monologlarla dolu. Depresyon, kaygı ve yalnızlık temalarını bu kelimelerin yanına bile yaklaşmadan anlatmayı başaran yazar, bir çiftin ilişkisinden başlayarak kişinin benliğinin en derinlerine bir keşfe çıkıyor. Kitabı anlamak veya metaforları çözmek zor olsa da kitap her okunduğunda kendini okura biraz daha açıyor.

    S.
    J.J. Abrams & Doug Dorst
    Mulholland Books

    S. için ‘kitap içinde kitap’ desek yanlış demiş olmayız, hatta belki az demiş oluruz. S., size bir kutu içinde geliyor ve kutunun içinden “Theseus’un Gemisi” adında, kütüphaneden alınmış eski bir kitap çıkıyor. VM Straka adlı bir yazar tarafından yazılmış bu kitap, FX Caldeira tarafından çevrilmiş. Kitabın sayfaları boyunca hem çevirmeninin, hem de kitabı kütüphaneden almış başka okurların notları yer alıyor. Böylece, bizler okur olarak, Theseus’un Gemisi’nin gizemini hem ana metni, hem de türlü kişilerin kitap üzerine aldıkları notları okuyarak çözmeye çalışıyoruz. Kitabın arasına iliştirilmiş gazete küpürleri, kartpostallar ve mektuplar da cabası. Bütün bunları düşündüğümüzde S.’i okumak, okur açısından uzun bir belge incelemesine dönüşüyor, bu belge de bize çok katmanlı, çok yönlü, çok gizemli bir öykü anlatıyor. İnternette farklı farklı okuma kılavuzları mevcut olan bu dolu dolu kitabı tek okumada hazmetmek mümkün görünmüyor.

  • Altı Üstü Kapak: En Beğendiğimiz Kitap Kapakları (Ocak-Mart 2022)

    Altı Üstü Kapak: En Beğendiğimiz Kitap Kapakları (Ocak-Mart 2022)

    Ezbere Yaşayanlar
    Emrah Safa Gürkan
    Kronik Kitap
    Kapak tasarımı: Kutan Ural

    Kronik Kitap’ın, bizim de sevgili Kutan Ural’la söyleşimizde öne çıkartmaya çalıştığımız, pekala akademik kalabilecek yapıtları capcanlı renkler ve tasarımlarla okura sunma alışkanlığı, son dönemin en popüler tarihçilerinden Emrah Safa Gürkan’ın son yapıtında da en iyi örneklerinden biriyle gözleniyor. Ezbere Yaşayanlar, Kutan Ural’ın göz alıcı tasarımıyla, 2022’nin dikkatimizi çeken ilk kitaplarından.

    Adorno
    Brian O’Connor
    Alfa Kitap
    Çevirmen: Soner Soysal
    Kapak tasarımı: Füsun Turcan Elmasoğlu

    Adorno, bu listedeki sade ama şık kapaklı kitaplardan. Tipografi ve fotoğrafın birbiriyle uyumlu yerleşimini ve yazının okunurluğunu kaybetmemiş olmasını çok sevdik. Biyografik kitapların artık sıkıcılaşan fotoğraflı kapaklarına alternatif ve eğlenceli bir bakış açısıyla yaklaşan Füsun Turcan Elmasoğlu, estetik bakımdan tatmin edici bir kapak yaratmış.

    Memlekette Tuhaf Zamanlar
    Yenal Bilgici
    Doğan Kitap
    Kapak tasarımı: Cüneyt Çomoğlu

    Yenal Bilgici’nin; komploların, safsataların, yalanların, kısacası gerçeklik sonrası dünyanın tuhaflıklarını ve bu tuhaflıkların bizleri nasıl etkilediğini oldukça ilgi çekici ve derli toplu biçimde irdeleyen kitabı Memlektte Tuhaf Zamanlar, Cüneyt Çomoğlu’nun hem oturaklı hem derinlikli, hem de göz alıcı olmayı başaran kapağı sayesinde bizleri okur olarak doyurduğu ölçüde izleyici olarak da doyurdu.

    Uyku Ülkesi
    Gürsel Korat
    Everest Yayınları
    Kapak tasarımı: Kardelen Akçam

    Kardelen Akçam, Uyku Ülkesi’nin kapağında kitabın adının hakkını verircesine, bir rüyalar alemini görselleştirmiş adeta. Hem bir rüyayı hem bir kabusu andıran bu kapağın çok çekici bir yanı var. Siyah, beyaz, mavi ve pembenin birbiriyle kullanımı hoş bir renk dünyası yaratmış. Yazı alanı ise yazının okunurluğunu bozmadan hoş bir detay yaratmış.

    Kaplan Adam
    Eka Kurniawan
    Domingo Kitap
    Çevirmen: Seda Çıngay Mellor
    Kapak tasarımı: Alex Merto
    Kapak uyarlama: Betül Güzhan

    Kaplan Adam’ın dikkate değer kapağı, kitabın İngilizce baskısından Türkçeye uyarlanmış, ancak Alex Merto’nun tasarladığı ve Betül Güzhan’ın uyarladığı kapağı çok beğendiğimiz ve kitabı da bu yüzden okuma listemize eklediğimiz için bu listeyi bu kitapsız hazırlayamadık.

    İstanbul Yangın Kuleleri ve Çığırtkanları
    Abdurrahman Kılıç
    Alfa Kitap
    Kapak tasarımı: Adnan Elmasoğlu

    Bu kapak, Abdurrahman Kılıç’ın kitabının ilk kapağı değil, ama 2022 baskısında bulunan bu güzel kapağı listemize almadan edemedik. Sade bir kolaj ve göz yormayan bir kırmızıyla okur karşısına çıkan kapak, raflarda kesinlikle dikkatleri üzerine çekecektir. Aynı zamanda bu kapağın, kitabın içeriği ile ilgili de ipuçları barındırdığı aşikar, bu da bizim için iyi bir kapağın göstergelerinden.

    Keder Üzerine
    Chimamanda Ngozi Adichie
    Doğan Kitap
    Çevirmen: Solina Silahlı
    Kapak Tasarımı: Geray Gençer

    Keder Üzerine yine sade ama renkli kitap kapaklarından. Bu kapağın belki de en güzel yanı renk kullanımları. Çok basit bir kelebek imgesini adeta üç boyutlu hale getiren Geray Gençer, aynı zamanda keder ve kelebek imgelerini birbiri ile kullanarak aslında kitaba başlamadan okuru bir sorgulamaya yöneltmiş sanki.

    Sanat ve Nesneler
    Graham Harman
    Ayrıntı Yayınları
    Çevirmen: Oğuz Karayemiş
    Kapak Tasarımı: Deniz Çelikoğlu

    Sanat ve Nesneler dolu dolu bir kapağa sahip. Bir pisuarı hem bir sergide hem de bir tuvalette görüyoruz ve yine aslında kitabın ne anlatıyor olabileceğine dair bir fikir ediniyoruz. Adeta bir tek sahnelik bir karikatür yaratan Deniz Çelikoğlu bu kapakla kitaba çok eğlenceli bir başlangıç sunmuş. Ayrıca kapağın tasarımı da estetik olarak çok tatmin edici.

    Kemalizm: Osmanlı Sonrası Dünyada Ulusaşırı Siyaset
    Derleyenler: Nathalie Clayer, Fabio Giomi, Emmanuel Szurek
    İletişim Yayınları
    Çevirmen: Barış Özkul
    Kapak tasarımı: Suat Aysu

    İletişim Yayınları’nın artık klasikleşmiş inceleme kapağı formülü, Kemalizm örneğinde, La Turquie Kemaliste’in 16. sayısından alınan görselle kusursuz biçimde birleşiyor. Suat Aysu’nun tasarımı, akademik bir çalışmayı, tarihsel dokusunu koruyarak, çağdaş okurun ilgisini çekecek bir yüze büründürüyor.

  • Atatürk’ün Bir Okur Olarak Portresi

    Atatürk’ün Bir Okur Olarak Portresi

    Can Güçlü

    ‘Durgun dakikaların boşluğu’

    Gazeteci Ruşen Eşref Ünaydın, 1918 yılının 24 Mart’ında Mustafa Kemal’in Akaretler’deki evine giderek ünlü “Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat”ına başladı. Mustafa Kemal Çanakkale’deki başarılarıyla ünlenmiş, Doğu Cephesi’nde de önce kolordu, ardından ordu komutanlığı yapmıştı.

    Söyleşi boyunca Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşları’nı bir tarihçi titizliğiyle ayrıntılandırarak anlattı. Görsellerden, haritalardan, hatta belgelerden yararlandı. Bir aralık Ruşen Eşref’e bir harita göstermek istedi, emir eri haritayı bulamayınca Mustafa Kemal haritayı aramak için odadan çıktı, Ruşen Eşref’i yalnız bıraktı.

    Ruşen Eşref, odada göz gezdirdi. Gördüğü yalnız bir çalışma ortamı değildi, Mustafa Kemal’e açılan bir başka pencereydi: “Ben yalnız kaldığım sürece odayı izledim. Duvarlarda hep asker resimleri. Balkan Muharebesi’nin, Trablus Muharebesi’nin, Hareket Ordusu yürüyüşünün, Mekteb-i Harbiye öğrenciliğinin anıları asılıydı. Bir kelebek şeklinde açılmış şal örtünün altında Paşa’nın genç Kazak zabitlerini hatırlatan kalpaklı ve haşin bakışlı bir agrandismanı vardı. Yazıhanesi üzerinde bir gümüş Çerkez kamasının yanı başında Balzac’ın Colonel Chabert’i, Maupassant’ın Boule de Suif’i, Lavedan’ın Servir’i duruyordu. Şüphe yok ki Paşa, durgun dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor.”

    Atatürk, ulusal bağımsızlığa dayalı bir halk devleti kuran, bu devleti bir uygarlık atılımıyla çağdaşlaştırmak için çabalayan Türk Devrimi’nin önderi. Popüler tarihin de, akademik tarihin de ana ilgi odaklarından biri, çünkü Türkiye’de bilimsel-toplumsal pek çok tartışmada hala yönlendirici etkisi var, hem bir tarihsel kişilik olarak, hem de Türk toplumunun güncel ve ortak değerlerinden biri olarak.

    Atatürk’ü askeri, siyasi, düşünsel bakımdan ele almak, bu konularda söz söylemek olanaklı. Oysa bunun yeri burası değil. Bu, temelde bilimsel çalışmalarla yapılması gereken bir şey. Ama bizi ilgilendiren, saydığım bütün boyutların kesişiminde yer alan bir nokta var: Atatürk, tutkulu bir okurdu.

    Devrimin yönünü, rengini ve kişiliğini, ardından Cumhuriyet’in kültür politikalarını önemli ölçüde Atatürk’ün entelektüel yönlendirmeleri belirledi. Türkiye’nin çağdaşlaşma birikimini canlandırıp bir devrim atılımı içinde somutlaştıran da bir ölçüde bu yönlendirmelerdi. Bu nedenle de aslında Atatürk’ün okuduklarını, yazdıklarından ve yaptıklarından, bunları da dönemin koşullarından bağımsız değerlendirmek olanaksıza yakın.

    Neyse ki, şu an okuduğunuz, bilimsel bir çalışma değil. Bu nedenle ‘portre’ sözcüğünü seçtim. Ben Atatürk’ün entelektüel gelişiminden bağımsız olarak kitapla ilişkisini ele almak, tutkulu bir okur, bir koleksiyoncu görüntüsü üzerine düşünmek, sizleri de bu düşünceye çağırmak istiyorum. Atatürk’le ilgili konuşmanın tarihsel, düşünsel bir değeri olduğundan çoğumuzun kuşkusu yok, oysa kültürel bir değeri de var, bu yazı tam da bu yüzden yazıldı.

    ‘Daima elinde kitap bulunduran bir genç’

    Mustafa Kemal, çocukluk yaşlarından başlayarak kendini iyi yetiştirmeye özen gösterdi. Düşünceli, gururlu bir çocuktu, kendini büyük şeylere layık görüyordu. Bu, tarihten bir tür beklentiye değil, tarihe karşı bir tür sorumluluk duygusuna dayanıyordu. Babasının, kendisine çağdaş bir eğitim uygun gördüğünü ve okuyup kendini geliştirmesi yönünde oğlunu yüreklendirdiğini biliyoruz.

    Mustafa Kemal, askeri ortaokul ve lisede geçen yıllarını da büyük bir öğrenme açlığıyla geçirdi. Yabancı dil öğrenmeye de bu yıllardan başlayarak özel önem verdi. Lise yıllarında matematik derslerinde başarılıydı, Fransızca derslerindeyse güçlük çekiyordu. Bunun üzerine gitmeye karar verdi ve gizlice College des Freres de la Salle tarafından düzenlenen özel Fransızca kurslarına katıldı. Yıllar sonra, orada geçirdiği zamana tanıklık etmiş olan öğretmenler, Mustafa Kemal’i ‘daima elinde bir kitap bulunduran bir genç’ olarak andılar.

    Askeri okul yılları, Mustafa Kemal’in düşünsel gelişimi açısından da belirleyici oldu. Yaşamı boyunca okuyacağı ve anacağı Namık Kemal’le bu yıllarda tanıştı. Sınıf arkadaşı Asım Gündüz, Mustafa Kemal’in öğrenciliğinden söz ederken, “Namık Kemal’in bütün şiirlerini bir defterde toplamıştı,” diyecekti, “Bu şiirleri kısa zamanda bütün arkadaşlar defterlerimize yazmış ve ezberlemiştik. Mustafa Kemal, ‘milletleri uyandıracak olan fikir adamları, devlet adamlarıdır.’ diyordu… Bizler, vatan, millet ve Türklük fikirlerini ilk defa Harp Akademisi sıralarında ondan duymuştuk… Tarih okumak onun en büyük hevesi ve hırsıydı. Fransızcayı da onun için çok iyi bilmek istiyordu. Osmanlı tarihini Fransızca eserlerden okuyordu.”

    Sonradan İttihat ve Terakki’nin simge adlarından biri olacak, konuşmacılığıyla ünlenecek olan Ömer Naci de Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşlarındandı ve Mustafa Kemal’in yazınla, özellikle şiirle ilişkisini etkilemişti. Atatürk, 1922 yılında Ahmet Emin Yalman’a o günleri şöyle anlattı: “Merhum Ömer Naci, Bursa İdadisi’nden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim, hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat diye bir şey olduğundan o zaman haberim oldu.”

    Büyük bir tarihin ardından büyük bir çöküşle yüz yüze kalan bir imparatorluğun subayı olarak Mustafa Kemal’in okuma alışkanlıkları, düşünsel yapısının oluşumuyla kenetli gelişti. Harp Okulu yıllarında yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’la birlikte Beyoğlu’ndaki Zeuve Birahanesi’ne gidip orada bulunan yabancı gazeteleri okuyordu. Dünyanın güncel durumunu izleme alışkanlığını ilerleyen yıllarda da hiç bırakmadı.

    ‘Sert karakteri yumuşatacak romanlar okumaya…’

    Harp Akademisi’ni Meşrutiyet yılları izledi. 1913 yılı sonuna doğru Sofya’ya askeri ataşe olarak atandı. Bu yıllar, Mustafa Kemal’in okur olmanın yanı sıra yazar olarak da yoğun olarak ürettiği yıllardı. 1908’den 1914’e dek türlü askeri yapıtlar yazdı ya da çevirdi.

    Ülkenin geleceğiyle ilgili sürekli olarak kaygılanan Mustafa Kemal’in, Osmanlı İmparatorluğu’yla ilişkisinde yerleşik düşmanlıklar barındıran Avrupa’da geçirdiği süreler, dünyayı algılayışında etkili oldu. Asker kimliğiyle devletini savunması her şeyden önemliydi, ama bu, bir aydın olarak bulunduğu ortamdan edinebileceği her şeyi edinme açlığının önüne geçmedi. Fransa’da, Bulgaristan’da, Almanya ve Avusturya’da geçirdiği günlerde konuşmaya, incelemeye, tanımaya ve okumaya özen gösterdi.

    Sofya’da kaldığı süre boyunca, yıllardır üzerine titrediği Fransızcasının yanında Almancasını da geliştirmek için çalıştı. Almancasının Fransızcası ölçüsünde gelişmediğini, ancak belirli metinler üzerinde çalışacak yetkinliğe eriştiğini, Almanca askeri yapıtları çevirebilmesinden anlıyoruz. Kendisi de Almancasının sonra köreldiğini söylüyor, ‘derdini anlatabildiğini, ancak bildiği sözcüklerle sınırlı kaldığını’ belirtiyordu.

    Vurguladığım sorumluluk duygusu, kendisini Dünya Savaşı çıkıp, Osmanlı İmparatorluğu da savaşa katılınca gösterdi. Mustafa Kemal, ısrarla Sofya’dan çağrılmayı ve bir birliğin başına atanmayı istedi. Kendisini büyük görevlere ve büyük başarılara hazırlamış bir adamdı, tarihin gözlerinin önünden akıp gitmesine izin verecek değildi.

    Girişimleri sonucunda önce Edirne’ye, sonra da Çanakkale’ye atandı. Çanakkale’de kara savaşlarının ilk gününden başlayarak çatışmaların gidişini yönlendirdi. İyi bir asker, iyi bir komutan ve iyi bir stratejdi. Ama Çanakkale’nin yırtıcı, yok edici ortamında bile, aynı zamanda iyi bir okurdu. Dostu Corinne Lütfü’ye mektubunda, “Olaylar yüzünden kazandığım sert karakteri yumuşatacak romanlar okumaya ve böylece ümit ederim ki hayatın hoş ve iyi taraflarını hissedecek hale gelmeye karar verdim.” diyordu.

    Mustafa Kemal’in cephede okuma alışkanlığını belgeler elverdiği ölçüde izleyebiliyoruz. Belirli dönemlerde not defterleri tutuyor, ancak bunların bazılarını saklamıyordu. Ama Doğu Cephesi’nde, önce kolordu, ardından ordu komutanlığı yaptığı dönemde neler okuduğunu gün gün yazdı ve bu defterleri sakladı.

    Neler okudu?

    Örneğin, 19 Kasım 1916’da Bitlis’teki karargahındayken, o güne dek sıkıldıkça okuduğu bir romanı, Alphonse Daudet’nin Sapho’sunu bitirdi ve defterinde kısaca özetledi. 1 Aralık 1916’da, Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin Allah’ı İnkar Mümkün müdür? adlı çalışmasını okuduğunu not etti. Bu ilginç kitap, yalnızca dini tartışmalardan oluşmuyor, ciddi bir felsefi altyapı da barındırıyordu. Kitabı iki gün sonra bitirdi, Müslüman din adamlarının felsefeye yaklaşımlarıyla ilgili bazı eleştirel notlar çıkardı.

    Üç gün sonra, 10 Aralık’ta George Fonsegrive’inyazdığı Felsefenin Ögeleri’nin ilk bölümü olarak Babanzade Ahmet Naim’in çevirdiği İlmünnefs’i okumaya başladı. Birkaç gün sonra buna Namık Kemal’in Siyasi ve Edebi Makaleler’ini ekledi. İkinci cildi bitirince, yine Namık Kemal’in Osmanlı Tarihi’ni okumaya başladı. Aynı gün içinde şiirle de ilgilenmek istemiş olacak ki, Mehmet Emin Yurdakul’un Türkçe Şiirler’ini ve Tevfik Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sini karşılaştırmalı olarak inceledi ve not çıkardı. Aynı günlerde, Arıburnu Savaşları Raporu’nu da yazdırıyordu.

    1918 yılının yaz aylarında, çektiği böbrek hastalığının tedavisi için Avusturya’ya gitti, Viyana’da ve -bugün Çekya’da bulunan- Karlsbad’da kaldı. O günlerde Andre Beaunier’in Ayaklanma’sını okuyordu. Kitabın pek kolaylıkla akmadığı anlaşılıyor, çünkü not defterine yazdıkları, kitaba biraz sitem içeriyordu. Ardından, sosyalizmi, bireyciliği, tutuculuğu ve devrimciliği tartışan bir roman edinip okudu. İlgisini çekmiş olacak ki belli bölümleri not defterinde özetledi.  

    Viyana’ya döndüğünde yeni kitaplar aldı. Le Baron de Batz’ın Vers l’Echafaud’unu, François Charles-Roux’nun Mısır Seferinin Kökenleri’ni, Patouillet’nin Le théatre de moeurs russes des origines a Ostrovski (1672-1750) adlı çalışmasını edindi, bunları biraz kurcaladı ama hangisini okumayı sürdüreceğine karar veremedi.

    Viyana’da kitapçı gezmekten ve ilgisini çeken kitapları gönlünce edinebilmekten büyük bir heyecan duyduğunu öne sürmek herhalde hiç abartı olmaz.

    ‘Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini…’

    Mustafa Kemal’in, Namık Kemal’e özel bir düşkünlüğü vardı. Not defterleri elverdiğince görüyoruz ki yalnızca şiirlerini değil, denemelerini ve incelemelerini de dikkatle okuyordu. Ali Fuat Cebesoy, öğrencilik yıllarında, bir aralık 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan söz açıldığında, Mustafa Kemal’in duygulanarak “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini / Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini!” dizelerini seslendirdiğini anlatıyor.

    Birinci Dünya Savaşı bittiğinde ve kazanan devletler Türkiye’yi bölüm bölüm işgal etmeye başladığında Mustafa Kemal önce İstanbul’da hükümette yer alarak işgale karşı direnişi güçlendirmeye çalıştı. Başarılı olamadı, ancak kurduğu ilişkiler ve bulunduğu girişimler, Anadolu’ya resmi yetkili olarak gitmesine olanak sağladı. Anadolu’daki yerel direniş girişimlerini bütüncül bir ulusal bağımsızlık savaşında bir araya getirmeye koyuldu.

    Başkanlığını üstlendiği Temsil Kurulu, 1919 yılının sonunda Ankara yolunda Kırşehir’de durdu. Mustafa Kemal, Kırşehir halkına yaptığı konuşmada, bu kez Namık Kemal’in dizelerini değiştirdi: “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini / Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!”

    Kurtuluş Savaşı yıllarında, Mustafa Kemal artık bir devlet başkanı, hatta yeni bir devletin kurucusu olarak sıklıkla konuşmalar yaptı, strateji ve politika belirledi, en sonunda da üniformasını giyerek Türk ordusunun başına geçti.

    Yılgın, geri bırakılmış ve tutucu bir toplumu yalnızca bağımsız bir ulus devletin oluşumu için değil, toplumsal, kültürel, ekonomik boyutları olan bir devrim için örgütledi. Bu süreç, Mustafa Kemal’in okuma alışkanlıklarını da yeni gereklilikler ve önceliklere göre biçimlendirdi. Tarih okumaya, özellikle de İslamiyet’in tarihini yoğun olarak okumaya odaklandı. Halide Edip Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı’nda, Mustafa Kemal’in yoğun İslam tarihi okuyarak belki de tutucu toplum üzerinde etkili olan hocaları yönlendirebilmek amacı taşıdığını yazacaktı. İslam tarihi okumasına, özellikle Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz arasındaki süreçte hız verdi, çünkü Büyük Taarruz’dan sonraki amacı, büyük bir toplumsal devrime var gücüyle girişmekti.

    Meclis konuşmalarında siyasi, diplomatik, askeri gelişmelere değinen; Türk Devrimi’ni fiziksel olarak ülke çapında örgütlemekle kalmayan, bir konuşmasından bir sonraki konuşmasına da aşama aşama ören Mustafa Kemal, konuşmalarında yer yer yazarlara, kuramsal tartışmalara göndermelerde de bulunuyordu.

    Bana kalırsa Kemalizm’in kurucu metinleri arasında sayılması gereken 1 Aralık 1921 tarihli meclis konuşmasında, “Jean-Jacques Rousseau’yu baştan sona kadar okuyunuz!” diyor ve biraz da eleştirel bir tonla sürdürüyordu sözlerini. Gerçekten de, Toplum Sözleşmesi’nin 1913 yılı baskısını ayrıntılı notlar çıkararak okuduğunu biliyoruz.

    Bu, hiç de yazından ve sanattan koptuğu anlamına gelmiyordu. Türk ordusu Büyük Taarruz’a hazırlanırken, Mustafa Kemal bir yandan hazırlıklarla ilgileniyor, bir yandan da büyük bir heyecanla Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını okuyordu.

    Buna tanık olan Siirt Milletvekili Mahmut Bey, günlüğüne, “İki gündür Paşa, Çalıkuşu’nu okuyor. Öyle beğendi ve sevdi ki…” diye yazdı ve bir gün sonra ekledi: “Paşa, daireden çıkmadı. Akşama kadar Çalıkuşu’nu okudu. Çok memnun oldu, takdir etti.”

    ‘Atatürk’ün bir entelektüel hayatı daima var olmuştur’

    Afet İnan, “Bildiğime göre,” diyor, “Atatürk’ün entelektüel bir hayatı hep var olmuştur. Zevk için okumuş, bilgi edinmek için okumuş ve nihayet siyasi konuşmalarına ve yazılarına kaynak olması için okumuştur. Örneğin bazen gece toplantılarında eski şiirlerden okuttuğu gibi, şairlerimizin eserlerini kendi seslerinden dinlemiş, güzel yazılmış düzyazıları okutmaktan mutluluk duymuştur. Bizzat kendisi de bazı şiirleri ezbere okumayı pek severdi.”

    Cumhuriyet kurulduktan sonra, Atatürk Çankaya Köşkü’ndeki ana çalışma alanı olan kütüphanesini genişletmek ve özellikle kuramsal yapıtlara daha çok eğilmek için kapsamlı kitap siparişleri verdi, bu konuda görevlendirdiği ilk kişi de Yahya Kemal’di. Yahya Kemal, 15 Aralık 1923’te Hasan Rıza Soyak’a yazdığı mektupta, Atatürk’ün sipariş ettiği Rousseau ve Montesquieu kitaplarının bazılarının orta kalite baskılarını bulup ciltlettiğini ve Ankara’ya göndereceğini, bazılarının ise daha iyi basımlarını Paris’ten sipariş ettiğini bildiriyordu.

    Cumhuriyet bir kültür devrimi, bir uygarlık atılımıydı. Atatürk, bunu, 1936’da “Cumhuriyetin temeli kültürdür.” diye belirtecek ve -haksız da olmayarak- ekleyecekti: “Bu sözü burada daha uzun açıklamaya gerek görmüyorum.”

    Atatürk, bunu bir uygarlaşma savaşı olarak ele alıyordu. Kurtuluş Savaşı yıllarında cephane taşımakta kullanılan sandıklar, şimdi Atatürk’ün yurt gezilerinde kitap taşıma sandıkları olarak kullanılıyordu. Gittiği yerlerde kütüphaneler kurulmasını istiyor, bazen bunlar için bağış yapıyordu. Kendisinin tutkulu bir okur olması, temeli kültür olan bir cumhuriyetin yükselmesi için yeterli değildi. Okuyan kuşaklar yetişmeliydi.

    Cumhuriyet’in bir kültür devrimi olma niteliği yıllar içinde belirginleştikçe, Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı süresince okudukları arasında kuramsal yapıtların ağırlığı da gitgide gözle görünür bir biçim aldı. Tarih okumaktan hep keyif aldı, ayrıca meraklı bir sözlük okuruydu.

    Şiirden ve yazından hiç kopmadı. Gerçi, Cumhurbaşkanlığı döneminde yazınla ve yazarlarla kurduğu ilişki, gençliğindeki ilişkisinden bir noktada ciddi olarak ayrılıyordu: Artık Türkiye’nin önemli kültür insanları çoğunlukla Atatürk’ün çevresindeydi. Yahya Kemal’e kitap sipariş etmesi, Yakup Kadri’yle ilişkisi gibi örnekler bunun yalnızca birer göstergesi.

    Kitaplarını okuyup beğendiği yabancı düşün insanları ve yazarlarla da zaman zaman bir araya geliyordu, örneğin Napoleon biyografisini okuyup beğendiği Emil Ludwig’le görüşmüş, söyleşmişti.

    Atatürk’ün siyasi konuşmalar sırasında kaynak gösterme alışkanlığı Cumhuriyet döneminde de sürdü. En büyük yazılı yapıtı olan ve -özellikle dönemi düşünüldüğünde- bir tarihçi titizliğiyle yazıldığını saptamanın hiç güç olmadığı Nutuk’ta, 20. yüzyılın çok yönlü düşün ve sanat insanlarından Herbert George Wells’in Dünya Tarihinin Ana Hatları yapıtına değindi. Kitabı çok beğendiğini biliyoruz, zaten dönemin pek çok yabancı aydını da çok beğenmişti. Not düşmesem olmaz: Nutuk’un okunuşundan beş buçuk yıl kadar sonra, Naziler Almanya’da yönetime geldiğinde, Wells’in kitapları da Nazi düşüngüsüne uygun bulunmayarak yakıldı.  

    Viyana’da kitapçılar gezip ilgisini çeken kitapları edinmekten heyecanlandığına inandığımı belirtmiştim. Cumhurbaşkanlığı süresince Türkiye’nin dış temsilciliklerine büyük kitap siparişleri vermekten de öyle heyecanlandı Atatürk. 1929 yılında Fethi Okyar Paris’te büyükelçiyken, Ernest Lavisse ve Alfred Rambaud’nun Halkların ve Uygarlıkların Genel Tarihi’ni sipariş etti. Fethi Okyar’dan sonraki büyükelçi Münir Ertegün’den de René Grousset’nin Uzakdoğu Tarihi’ni sipariş etti, hatta Münir Bey bunu yanlışlıkla Dışişleri Bakanlığı’na fatura edince Çankaya’dan müdahale geldi ve kitapların bedelleri Atatürk’ün kişisel bütçesinden karşılandı.

    Herhalde en büyük sipariş, 1935 yılında Paris ve Roma Büyükelçiliklerine geçilen siparişti. Atatürk; genel ekonomi, genel istatistik, genel tarih, siyasi kurumlar tarihi, hukuka giriş, yakın ve yakın zamanlar genel tarihi, sosyoloji ve sosyal ekonomi, beşeri coğrafya, anayasa hukuku, antropoloji, ekonomi tarihi, dinler tarihi, diplomasi tarihi, felsefe tarihi, bilimler tarihi, sanat tarihi, yeni ve yakın zamanlar edebiyatı konularında bulunan yapıtların kendisine gönderilmesini istedi.

    Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği’nde seferberlik ilan edildi. Fransa’nın eski eğitim bakanıyla ve büyük yayınevleriyle işbirliği yapıldı, bugün hala dünyanın en büyük yayınevlerinden olan Hachette’ten; Felix Alcan Kitaplığı’ndan, Recueil Sirey’den, Presses Universitaires de France’tan büyük paketler Ankara’ya gönderildi.

    Bu siparişlerle ilgili araştırmayı yapan ve yayınlayan Bilal Şimşir, edinilen bazı kitapların adlarını veriyor, ama bunların tümüne değinmek için bu yazıyı bir listeye dönüştürmek gerekir.

    Atatürk, bir kitaba kilitlendiği zaman okumak dışında pek az şeyle ilgileniyordu. Hasan Rıza Soyak, bunu anılarında capcanlı anlatıyor:

    “Okumayı çok severdi. Genel bilgisini sürekli olarak artırmaya çalışırdı. Zengin bir kütüphanesi vardı. Okuması da, çalışması gibiydi, eline aldığı kitabı, eğer ilginç buldu ise, bitirmeden bırakmazdı. Okuduğu kitaplarda, ileri sürülen temel fikirlerle, güdülen hedefleri açıklık ve isabetle saptar, gayet iyi özetlerdi.

    Bir geziden Ankara’ya dönüyordum. Sabahleyin trenden iner inmez doğru Köşk’e gitmiş, hizmetine bakanlara ne durumda olduğunu sormuştum. ‘İki gün, iki gecedir ki durmadan kitap okuyor, yalnız birkaç defa banyo yaptı ve koltuğunda dinlendi,’ dediler. İzin alıp yatak odasına girdim; beyaz keten gecelik entarisi ile geniş koltuğuna bağdaş kurmuş, dinleniyordu; elinde bitirmek üzere bulunduğu bir kitap vardı. Bana:

    ‘Hoş geldin, otur bakalım. Elime bir tarih kitabı geçti. Bilmem ne zamandan beri okuyorum.’ dedi. Şaşkınlıkla sordum: ‘Yorulmadınız mı, paşam?’

    ‘Hayır, yalnız gözlerim yaşarıyor. Ama onun da çaresini buldum. Birkaç metre tülbent aldırdım. İşte gördüğün gibi parça parça kestirdim; ara sıra bunlarla gözlerimi kuruluyorum.’”

    Çocukluğundan başlayarak dur durak bilmeyen biriydi Atatürk, son günlerine dek de dur durak bilmeden çalıştı ve okudu. Sabiha Gökçen, anılarında Atatürk’ün son günlerine değinirken, Ağustos 1938’de, onu yastığını sırtına alıp uzanmış, Nutuk’un yeni basımı üzerinde notlar alırken bulduğunu anlatıyor. Ancak artık çok hasta olan Atatürk’ün elleri titriyordu, not almakta güçlük çekiyordu.

    Bilinci yerinde oldukça okumaya, ülkesiyle ve dünyayla ilgilenmeye kararlıydı. 15 Ekim 1938’de, yani aslında hastalığı açısından oldukça geç bir tarihte, Türk Tarih Kurumu’nun dergisi Belleten’in yeni sayısını incelemek istedi. Afet İnan’a göre, Atatürk’ün okuduğu son şey de buydu.

    Atatürk’ün bir okur olarak portresi, çocukluğundan ölüm döşeğine dek kitapla, kültürle ilgilenmiş, çok yönlü bir adamın portresi. Kitap görünce heyecanlanan, yaşamının her evresinde okumaya özel önem vermiş birinin portresi. Kuramla, sanatla, yazılı neredeyse bütün yapıtlarla bir devlet başkanı olmanın zorunlu kıldığı sınırların çok ötesinde ilgilenmiş birinin portresi. Kendini derinleştirmiş, donatmış birinin, bunları hem tarihe ve toplumuna duyduğu sorumlulukla, hem de büyük bir kişisel merakla yapmış birinin portresi.

    Atatürk, işte bu çok yönlü ve çok katmanlı kişiliği dolayısıyla Türkiye’nin hemen hemen her dönemecinde güncel kalmayı başarıyor. İlgi çekiciliğini, yönlendiriciliğini ve etkisini yitirmiyor. Bu, düşüngüsel, siyasi sınırları aşan bir olgu. Atatürk’ün, Türk toplumunun yaşantısıyla kurduğu dönüştürücü, yapıcı ve üretken ilişkinin bir sonucu. Atatürk, bu nedenle kültürel bir kaynak olarak besleyiciliğini koruyor ve gözle görünen gelecekte de koruyacağa benziyor.

  • Altı Üstü Kitap Kulübü Toplanıyor!

    Altı Üstü Kitap Kulübü Toplanıyor!

    İlk yayınını iki ay kadar önce, 7 Eylül’de gerçekleştirdiğimiz Altı Üstü Kitap Kulübü’nün yeni yayınını 23 Kasım’da yapacağız!

    Bu kez Matt Haig’in “İnsanlar”ını okuyacağız ve 23 Kasım Çarşamba günü saat 21.00’de Instagram üzerinden gerçekleştireceğimiz canlı yayında tartışacağız.

    Eğer siz de yorumlar üzerinden soru, görüş ve eleştirilerinizi iletirseniz bu sohbeti büyütme olanağı bulacağız.

    23 Kasım’da görüşmek üzere!

  • Her şeye rağmen: Yaşamak

    Her şeye rağmen: Yaşamak

    Ayşın Gaye Neşşar

    “Uzun zaman önce Xu ailesinin ataları sadece bir tavuk beslerdi. O tavuk büyüyünce kaz oldu, kaz kuzuya döndü ve o kuzu öküz oldu. Ailemiz böyle zenginleşti. Sıra bana geldiğinde Xu ailesinin öküzü kuzuya döndü, sonra kuzu eridi kaza döndü. Sıra sana geldiğinde kaz tavuğa döndü ve şimdi bir tavuğumuz bile yok.” diyor kitaptaki öyküyü anlatan kahramanın babası.

    Ailenin servetini yeme, içme, gezme, aylaklık, hovardalık ve kumarla tüketen Fugui’nin ağzından dinliyoruz Xu ailesinin acı öyküsünü.

    Bu öyle bir kitap ki yazarın kullandığı dilin sadeliği ve basitliği insanı çok etkiliyor, son derece sade ve abartısız yazılmış cümlelerle çok dokunaklı, çok acı bir yaşam öyküsü anlatılıyor. Okuyucu bu sade ve basit dile rağmen son derece derin duygularla karşı karşıya kalıyor. Bu noktada çevirmenin yaptığı işe şapka çıkarmak gerek; belli ki yazarın ne yapmak istediğini ve üslubunu çok iyi anlamış, anladığını da okuyucuya çok başarılı bir biçimde aktarmış.

    Kitapta Çin’deki siyasi değişimler ve bunun topluma yansıması da anlatımın doğal akışı içerisinde aktarılıyor. Ülke yönetiminin akıl, mantık ve vicdan dışı uygulamaları, bu uygulamaların bu yoksul ve cahil kesim üzerindeki etkileri aslında başlı başına ayrı bir roman konusu olabilir ancak yazar bu tarihi gelişmeleri de aynı iddiasız dil ve gerçekçilikle, sorgulamaksızın, isyan etmeksizin, Fugui’nin bakış açısının saflığıyla anlatımına ekliyor.

    Çin’e dair son derece ilginç kültürel ayrıntılar da var kitapta. Bütün bunların içerisinde kadına ve kadının toplumdaki yerine bakışı da görüyoruz ve işte burada kültürel farklılıklara rağmen evrensel ortak durumları da hatırlıyoruz.

    Beni en çok etkileyen yoksulluğun derecesi oldu, Xu ailesi öyle yoksul ki ne hayatları, ne hedefleri, ne de hayalleri mevcut yoksulluğun izin verdiği sınırların ötesine geçebiliyor. Bu kapsamda mutluluğu “eşine her yıl ayakkabı örebilmekle” tarif edebilen bir kadını, “borçlar bittiğinde eşine bir yün kazak ya da yatağa bir cibinlik alabilmeyi” hedefleyen bir kocayı örnek verebilirim.

    Bu yoksulluk içinde bu çaresiz kesimin hayatının hiçbir değeri yok. Çektikleri inanılmaz açlık, karşılaştıkları aşağılanma, haksızlık ve “bu kadar olmaz, olamaz, olmamalı” dedirten ölümleri…

    Romanda Xu ailesinde yaşanan çok sayıda kayıp anlatılıyor ve bu kayıpların her birinin sebebi yoksulluk ve cehalet. Kitabı okurken “bu kadar kayıp da olmaz” dedirtebiliyor bazı okuyucuya belki ama şundan çok eminim; bugün bu satırların yazıldığı zaman diliminde bile hem bu coğrafyada hem de dünyanın pek çok yerinde yoksulluğun ve cehaletin çevresinde yaşanan böylesi yaşamlar var ve daha da olacak.

    Bir ailede yaşanan onca ölümün anlatıldığı bir kitabın adının neden “Yaşamak” olduğu garipsenebilir belki ama bu seçim aslında çok ince düşünülerek yapılmış yazar tarafından bence. Yaşanan bütün felaketlere rağmen yaşamak, yaşamaya devam etmek. Öyle ki bütün acıların ve kayıpların sonunda ortaya çıkan yalnızlığını, yaşlı bir öküzle yaşamaya devam ederek bertaraf etmek, bir öküzle bir aile kurmak ve ailedeki diğer kayıpları da sanki aralarındalarmışçasına öküzle ilişkisine katmak.

    Okumalı mısınız?

    Evet bence okunmalı çünkü iyi edebiyatla karşı karşıyayız bu kitapta. Abartısız, süslemelere, kelime ve çağrışım oyunlarına başvurulmamış basit bir anlatım, okuyucuda derin izler bırakıyor.  Yoksulluk ve cehalet, siyasi değişimler, bunların özellikle yoksul kesimin yaşantısına doğrudan etkisi, kadının evrensel çilesi, yoksulluğun yarattığı çaresizlik ve her şeye rağmen yaşamak…  Yaşlı bir öküzle baş başa bile olsa yaşamak… Okumaya değer.

  • Evden uzak felaketlerin büyüsü: The Disaster Tourist

    Evden uzak felaketlerin büyüsü: The Disaster Tourist

    İlkin Şilan

    The Disaster Tourist, bir noktada hepimizin bir parçası olduğumuz ilginç bir turizm fenomenine yeni bir bakış açısı sunuyor.

    Kitap, ana karakterimiz Yona’nın çalıştığı turizm firmasında yaşadığı cinsel taciz vakasından sonra hem bir tatil hem de bir iş gezisi olarak Muir Adası’na gönderilmesini konu alıyor. Yona’nın çalıştığı turizm firması ise herhangi bir turizm firması değil, bu firma büyük felaketler geçirmiş bölgelere özel tur programları planlıyor. Yona’nın tabiri ile bu turlar; yakın çevremizde yaşanan felaketlerin kaldırabileceğimizden daha korkutucu algılanması sebebiyle uzakta yaşanan ama doğası gereği bize tanıdık gelen felaketleri ziyaret ederek sıradan hayatlarından uzaklaşmaya ve “perspektif kazanmaya” çalışan insanlara hitap ediyor.

    Yona’nın Muir Adası’na gitmesi ve firmasının buraya tur düzenlemeyi bırakıp bırakmayacağına karar vermesi gerekiyor. Tur boyunca birçok felaket alanını ziyaret eden Yona bazı yerleri yeterince etkileyici bulmadığına karar veriyor. Yoksulluğu ve soykırım simülasyonlarını gördükten sonra lüks otelinde güzel bir uyku çekiyor. Dönüş yolculuğunda ise hikâyenin hızı artıyor. Grubundan yanlışlıkla ayrılan Yona kendini bir şekilde yeniden oteline atıyor ancak dönüş uçağını kaçırıyor. Bu noktada ise adanın başka bir yüzü ile karşılaşıyor.

    Adada gördüğü birçok şeyin kurmaca olduğunu, birçok insanın oyuncu olduğunu fark eden Yona adanın yeni bir felaket planladığını fark ediyor. Adada yıllar önce birkaç felaket olmuş ancak bu felaketlerin gelen turistlere özel yeniden şekillendirilmesi gerekmiş. Şimdi ise eski felaketlerin yetmediğine karar verilmiş. Çünkü adanın neredeyse tüm geliri bu turizmden sağlanıyor ve herkes felaket turizmi bittiği anda adanın da gelir kaynağının kesileceğinin farkında. Yona’nın da dahil olduğu bu planın kapsamı ise hikâye ilerledikçe ortaya çıkıyor. Birçok insanın ölmesi ile sonuçlanacak bu planda Yona çok uzun süre bir sorumluluk hissetmekten kaçıyor. Kendisini belki de sadece işini yaptığına inandırıyor. Ve bunun bedelini de kitabın sonunda ödemekten kaçamıyor.

    Kitap ile ilgili tüm eleştirilerim aslında ana karakter Yona çerçevesinde şekillendi. Yona’nın cinsel taciz hikayesi ve bu yaşadığına karşı aldığı uzak tavır daha sonradan planlanan felakete dair tavırlarıyla paralellik gösteriyor. Buradan okurun Yona’nın kişisel ve küresel felaketleri algılayış biçimi ile ilgili bir çıkarım yapması bekleniyorsa da bunun fazla yüzeysel kaldığını söylemeden geçemeyeceğim. Buradaki kör göze parmak paralellik beni açıkçası rahatsız etti. Daha iyi bir örnekleme yapılabilirdi gibi hissettim. Bunun dışında Yona’nın bir karakter olarak yeterli derinliğe sahip olmaması, kitabın çoğu zaman olay örgüsü üzerinden gelişmesi ve Yona’nın sadece aşk konu olduğunda gösterdiği kişiliği bana bu kitapta anlatılmak istenenler özelinde yetersiz geldi.

    Pek çok kişi Pompeii’yi ziyaret etti, Çernobil’de fotoğraf çektiren insanları gördük, bazılarımız soykırım kamplarının turlarına katıldık. Bu nedenle bu kitap birçok okura kendini sorgulatacaktır. Üzerinden zaman geçmiş felaketlerden duyduğumuz garip tatmin duygusu üzerine düşünmeliyiz hepimiz.

    Bu garip tatmin duygusu üzerine düşünürken, felaketlerin kapitalist düzen içerisinde üzerinden para kazanılan kaynaklara çevrilmesi konusunu ele almayı da unutmamalıyız.

    Felaket turizminin yakın zamanda biteceğini düşünmüyorum. Hatta bu sosyal sorumluluk turizmi olarak şekil değiştiriyor ve zaman zaman ahlaki olarak çok daha sıkıntılı bir yere bile gidebiliyor. Ancak biz bu sistem içerisindeki tutumuzu değiştirebiliriz, en azından farkına vararak bu yolculuğa başlayabiliriz.

    Okumalı mısınız?

    Ana karaktere karşı duyduğum garip hislere rağmen bu kitabın ilginç bir deneyim olduğunu söylemem gerek. Bu nedenle kitabı okunması gereken kitaplar listesine alacağım. Kısa ama hızlı bir okuma deneyimi sunan The Disaster Tourist, herkese kendini biraz sorgulatacaktır.

  • Bizi En Çok Etkileyen Köpek Kitapları

    Bizi En Çok Etkileyen Köpek Kitapları

    Köpekler yalnızca yaşamımızın değil, yazın dünyasının da başköşesinde yer alıyor. Onlarla ilişkimizin büyüleyici ve heyecan uyandırıcı bir nitelik taşıması bunun nedenlerinden yalnızca biri. Pek çok yazınsal başyapıt, öyküye giriveren köpeklerin varlığıyla zenginleşiyor, bazı yapıtlar da tam olarak köpeklere odaklandığı için başyapıt oluyor. İster köpek-insan ilişkisinin irdelenmeye değer oluşundan, ister paylaştığımız uzun tarihsel serüvenin ilgi çekiciliğinden, ister duygu dünyalarının duruluğundan ve sıcaklığından olsun; iyi köpek kitapları büyük bir yazınsal güç barındırıyor. Bugün bu kitaplardan yalnızca birkaçı üzerinde duruyoruz.

    İyi Köpekler Kötü Köpekler ve Kuzey Toprakları
    Jack London

    İyi Köpekler Kötü Köpekler ve Kuzey Toprakları
    Jack London
    Çeviren: Levent Cinemre
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

    Köpek kitabı dendiğinde aklımıza gelen belki de ilk yazar olmayı fazlasıyla hak etmiş olan Jack London’ın bu kitabı, birbirinden farklı, ama benzer ölçüde vurucu, etkileyici üç öyküyü bir araya getiriyor. Bu öyküler hem üç farklı köpeğin, hem de üç farklı köpek-insan ilişkisinin birer özgün portresi aslında. Paylaştıkları bir arkaplan var: 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki Alaska ve Kuzey Amerika toprakları. Eğer Beyaz Diş’le, Vahşetin Çağrısı’yla ve başka pek çok öykü ve romanıyla Jack London’ın köpek kitaplarının tartışmasız ustası olduğuna henüz inanmadıysanız, bu kitap sizi inandırmaya aday.

    Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer
    Wilson Rawls

    Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer
    Wilson Rawls
    Çeviren: Nesrin Çiğiltepe Akbay
    Bulut Yayınları

    Pek çoğumuz çocukluk yaşlarımızda okuduk Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer’i, okumayanların da bir şeyler kaçırmış olduğunu itiraf etmeliyiz üzülerek. Wilson Rawls’un artık klasikleşmiş yapıtı, Amerika’da Ozark dağlarında yaşayan Billy adında bir çocuğun büyük bir heves ve emekle para biriktirip aldığı iki av köpeğiyle maceraları çevresinde gelişiyor. Billy’nin Ann ve Dan adındaki köpekleriyle ilişkisinin içtenliği ve büyüleyiciliği, köpek sahibi olan olmayan tüm okurlarda derin izler bırakacak güçte. Özellikle çocukluk yıllarında bu kitabı okumuş ve sevmiş kişilerin yetişkin yaşamda köpeklere düşkün olmamasını pek olası bulmuyoruz.

    Beyaz Diş
    Jack London

    Beyaz Diş
    Jack London
    Çeviren: Omca. A. Korugan
    Can Yayınları

    Böyle bir listede iki kez yer verilebilecek tek yazar seçmemiz gerekseydi, zaten Jack London’ı seçerdik. Beyaz Diş’i benzerlerinden ayıran ve gelmiş geçmiş en iyi köpek kitaplarından biri olarak nitelenmesini sağlayan şeylerin başında, Beyaz Diş’in yalnızca kitapta yer alan bir kurt-köpek kırması olması değil, bizzat ana karakter olması geliyor. Beyaz Diş’in öyküsü, köpek-insan ilişkisine de, Kuzey Amerika’nın bir dönemine de özgün ve akılda kalıcı bir pencere açıyor.

    Şüpheli
    Robert Crais

    Şüpheli
    Robert Crais
    Çeviren: Zehra Uzun
    Martı Yayınları

    Pek çok Altı Üstü Kitap okur ve dinleyicisinin Robert Crais adını ilk kez burada görmediğini sanıyoruz. Suç yazınının önde gelen adlarından biri olan Crais, Şüpheli’yle birlikte özel bir alana adım atıyor: Görev sırasında ağır yaralanan polis Scott James, yine kendisi gibi ağır deneyimler yaşamış, eski asker köpeği Maggie’yle ortak oluyor. Her ikisi de travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bu iki ortak hem birbirlerine sahip çıkmak, hem iyileşmek, hem de ellerindeki dosyayı çözmek durumunda kalıyor. Crais’in Elvis Cole ve Joe Pike kitaplarından alışkın olduğumuz arkadaşlık ilişkisi yazma becerisi, burada büsbütün başka bir etkiye kavuşuyor. Altı Üstü Kitap ekibi olarak, Şüpheli’den sonra bir Scott ve Maggie kitabı daha yazan Crais’i üçüncü bir kitap yazması konusunda sosyal medyadan elimizden geldiğince sıkıştırıyoruz.

    Yakala Chet!
    Spencer Quinn

    Yakala Chet!
    Spencer Quinn
    Çeviren: Süeda Çavuşoğlu
    Epsilon Yayınevi

    Suç yazınına köpekli girdilerin sayısı aslında az değil. Biri insan, biri köpek iki dedektifin ortaklığı merkezinde gelişen Yakala Chet!, bunların hemen hemen tümünden, Robert Crais’in Şüpheli’si dahil, ayrılıyor. Bunun nedeni polisiye kurgusunun üstünlüğü ya da karakterlerin akılda kalıcılığı değil. Bunun nedeni, kitabın anlatıcısının köpek olması. Bütün kitabı Chet’in ağzından okuyoruz. Aklınıza fantastik bir anlatım gelmesin, Chet iyi bir dedektif, ama en sonunda bir köpek. Bu nedenle bazı kavramları anlamıyor, bize de anlatamıyor. Örneğin iki insan konuşurken bir noktadan sonra diyaloğu takip edemeyip yerde yatarken uyuyakalıyor. Ya da olmadık bir zamanda olmadık bir şey yiyiveriyor ve ortalığı karıştırıyor. Ama bunların tümünü kendi ağzından okumak, bu listedeki tüm kitaplardan başka türlü bir deneyim demek. Spencer Quinn’in bu muhteşem kitabı, kalanı Türkçeye çevrilmese de, artık uzunca bir seriye dönüşmüş durumda. Hatta 1-2 ay önce 13. kitap okurla buluştu. Kaçırmayın deriz.

    The Honest Truth
    Dan Gemeinhart

    The Honest Truth
    Dan Gemeinhart
    Scholastic

    Türkçeye şimdiye dek çevrilmemiş olmasının bizi çok üzdüğü bir kitap The Honest Truth. Aslında, Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer gibi o da bir çocuk kitabı, ama çocuk kitaplarının yazınsal gücünü -öyle bir şeye gerek varmış gibi- kanıtlayan kitaplardan biri. Ana karakter Mark, aslında yaşıtları gibi sıradan bir çocuk olmak istiyor, ama ölümcül bir hastalığı var. Bu hastalıkla baş etmek, üstelik nasıl sonuç vereceği de kesin değilken, uzun tedavileri, hastanelerde uzun süreler geçirmeyi gerektiriyor. Mark bunların hiçbirini istemiyor, bu nedenle köpeği Beau’yu sırt çantasına atıp Rainier Dağı’na tırmanmak için uzun bir yolculuğa çıkıyor. Yaşamın en temel soru ve sorunlarına çok içten, çok etkileyici bir kadrajdan bakıyor The Honest Truth. Burada Mark ve Beau’nun ilişkisi de aslan payını alıyor. Eğer olanaklıysa Türkçeye çevrilmesini beklemeden okumanızı öneririz, Türkçeye ivedilikle kazandırılması için de böylece yetkililere seslenmiş olalım.

  • Söyleşi: Algan Sezgintüredi ve Mesut Demirbilek

    Söyleşi: Algan Sezgintüredi ve Mesut Demirbilek

    Söyleşi:
    Can Güçlü
    Özge İpek Esen

    Geçtiğimiz aylarda yayınlanan Kavgaz: Çantacı’yla büyük beğeni toplayan ve Türk suç yazınına etkileyici bir prosedürel polisiye kazandıran Algan Sezgintüredi ve Mesut Demirbilek’le Kavgaz’ı, gerçek olayların kurguda kapladığı yeri, iki yazarın birlikte çalışma süreçlerini ve yarattıkları bu serinin geleceğini Türk yazınının genel bağlamında konuştuk.

    Kavgaz’ın ana fikri nasıl ortaya çıktı?

    Algan Sezgintüredi: Mesut’la 2019 senesinde, Okan Bayülgen’in cinayetlerle, polisiyeyle ilgili yaptığı bir programda tanıştık. Programdan bir süre önce oraya gittim, ne yapacağız diye etrafa bakınırken, baktım, Mesut elinde kahveyle orada.

    Merhabalaştık, ben Mesut’un yazdığı kitaplardan bir tanesini okumuştum daha önce ve her polisiye yazarı meslektaşımın aklına gelebileceği üzere, gerekirse yardım alabileceğim birisi olduğunu düşünerek Twitter’dan takip etmeye başlamıştım. Fakat yapı itibariyle çok girişken biri değilim, çekingenimdir, Mesut gelip yanıma oturmasa, merhabalaşmasak ve sohbeti başlatmasa ben program boyunca uzaktan seyrederdim kendisini açıkçası.

    İyi arkadaş olduk daha sonra, çok cana yakın bir insan olduğu için.

    Ben bir süredir yazdıklarımdan daha farklı bir polisiye yazma peşindeydim, düşünüyordum ne yapsam diye. Program sırasında 15-20 dakikalık sohbetimizde öyle ilginç hikayeler anlattı ki acaba böyle bir şeyi beraber yapabilir miyiz, diye düşündüm. Daha ortada Kavgaz yoktu, sadece bir fikir vardı.

    Birkaç gün sonra bir telefon ettim, görüşebilir miyiz diye sordum…

    Mesut Demirbilek: Tabii, bu arada, ben İstanbul’da yaşıyorum, Algan da İzmir’de yaşadığı için, Zoom ve benzeri olaylar da hayatımıza henüz girmediği için telefonla iletişim kuruyorduk daha çok.

    Algan Sezgintüredi: Buluştuk, ben yeni bir şeyler yapmak istediğimi söyledim ve dedim ki sadece senin anılarını dinleyip oturup yazmak yerine beraber bir şey yaratalım. Yaratma süreci böyle başladı.

    Mutlu Kavgaz, Mesut’un kendisi değil. Ama hayatını baz alıyor. Bir soyadı bulmaya çalışıyordum, Edirne taraflarına baktım, haritaları inceledim, Kavgaz’ı orada gördüm, sonra merak ettim, araştırdım biraz. Devedikeni anlamına geldiğini öğrendim, yanlış bilmiyorsam fonetik açıdan da Kafkas sözcüğünün farklı bir söylenişi. Mutlu Kavgaz’ın melodisi çok hoşuma gitti, Kavgaz böyle doğdu. Mesut Demirbilek’in hayatını temel alan, kurgu bir karakter.

    Mesut Demirbilek: Kavgaz, aslında benim doğduğum mahallenin hemen yanında. Çocukken oyun oynadığımız yerler oralar. Kavgaz tabyaları denir, Balkan Savaşları’nda Edirne’nin korunmasında önemlidir, hâlâ da vardır.

    Algan Sezgintüredi: Böyle bir tesadüfün gerçekleşmesi, özellikle kitapta tesadüflerin hayata etkisini vurgulayışımızın da altını çizdi.

    Mesut Demirbilek: Yani doğal olarak gelişti ama hayatın kendisi de doğal akışta böyle bir şey.

    Algan Bey, daha önce yazmadığım türden bir şey yazmak istiyordum, dediniz. Bu yapıtınızın, doğrudan mesleğin içinden gelen birinin deneyimlerine dayanması gibi bir düşünceniz var mıydı?

    Ve de Mesut Bey’in daha önce kurgudışı çalışmalar yapmış olmasına ek olarak kurgusal bir çalışma yapmak gibi bir düşüncesi var mıydı? Bu kesişim nasıl gerçekleşti ikinizin arasında?

    Algan Sezgintüredi: Benim kafamda net olarak belirlediğim hiçbir şey yoktu, sadece o güne kadar yazdıklarımdan farklı bir şey yapmak istiyordum. Süperben adında, bilimkurgu-fantastik, pek okunmayan bir romanım var, orada da başka bir şey denemiştim; ancak burada polisiye üzerinden yeni bir şey yapmak istiyordum çünkü bir polisiye yazarı olarak tanındım. Polisiyenin birçok türü var ama prosedürel olarak bilinen bu türe girmeye hiç niyetim yoktu. Yine aynı şeye geliyoruz: Tesadüfler getirdi bizi buraya.

    Mesut Demirbilek: Benim daha önce Onur Akhan’la birlikte yazdığım Cinayet Sohbetleri ve Hepimiz Katiliz, birer polisiye söyleşi kitabıydı. Orada yaşadıklarımı sohbet içinde anlatmıştım. Her ikisi de kendi hacmini oluşturmuş kitaplardı.

    Ama tabii ki edebiyat deyince işin içine roman giriyor. Ben bir edebiyatçı değilim, kendimi bir roman yazarı olarak tanımlamak haddime değil ama cinai soruşturmanın tekniğinden, sahasından, tecrübesinden gelen bir insanım. Bu birikimin bir edebiyatçıyla gerçek bir edebi eserde buluşması gerekiyordu, buna inanıyordum. Bu yüzden bir gün roman yazmak hayalimde hep vardı ama bir edebiyatçı olmadığım için de iyi bir edebiyatçıyla bir eser ortaya koymak, üzerine düşündüğüm konulardandı.

    Çünkü seçeneklerin belli: Ya oturup edebi eserler üretmeye başlayacaksın ya da iyi bir yazarla birlikte yola çıkacaksın ve romanını oluşturacaksın. Burada Kavgaz’ın farkı, tek seferlik, iki kişinin öylesine bir araya gelerek yaptığı bir şey olmaması, uzun soluklu bir proje olması.

    Algan’la ilk konuştuğumuzda da evet, bir karakter yaratıyoruz ama tek bir kitaplık bir karakter değil çünkü elimizde koca bir tecrübe dünyası var, diye konuşmuştuk. Ben bugüne kadar tecrübelerimi edebiyat dünyasıyla paylaşmaktan hiç çekinmedim. Sinema sektörüyle, televizyon sektörüyle de. Bunu her zaman çok severek yaptım zaten. Ama kendimiz yazmak istediğimizde de yararlanabileceğimiz kocaman bir dünya var, yaşanmışlıklar var, bunları o dönemin penceresinden anlatmaktı benim bütün isteğim. Bunu tek kitapta anlatmak da mümkün değil.

    Bugünün penceresinden bakmak değil; o günün, 1987 yılında 22 yaşındaki çaylak bir komiser yardımcısının gözünden o yıllara ve o cinayetlere bakmaktı amacımız.

    Yazım sürecini biraz irdelemek istiyoruz; iki yazarın böyle bir yapıtta bir arada çalışma süreci tam olarak nasıl işliyor? Örneğin oturup bir taslak mı çıkarılıyor, bir olay örgüsü mü belirleniyor, bu git-gel nasıl oluyor? Bir de kitabın ne kadarı gerçek olaylara değiniyor, ne kadarı yaratıcı bir dürtüyle ortaya çıkartılıyor?

    Algan Sezgintüredi: İki yazarlı kitapların diğer örnekleri nasıl yazılıyor, hiçbir fikrim yok. İki kişi kitap yazan tanıdığım arkadaşlarım var ama ben deneyimli değildim…

    Mesut Demirbilek: Benim önceki kitaplarım da iki yazarlıydı, oradan deneyimliyim biraz.

    Algan Sezgintüredi: Evet ama benim için yepyeni bir deneyimdi. Biz önce ortamıza telefonları koyup oturduk, Mesut anlattı, ben dinledim. Aklımda hazır sorular vardı çünkü sonuçta gerçek olayları anlatmanın yanı sıra, bir de macera olacak işin içinde, onu kurgulamak için de birtakım verilere sahip olmam gerekiyordu. Başta önce polis teşkilatını, hem de o zamanki teşkilatı, dönemin olan biten ilginç olaylarını dinleyerek ne kurgulayabilirim, diye düşündüm, taşındım.

    Benim normalde yazma sürecim; kafamda kaba bir fikrin oluşması, onun üzerine uzun süre düşünmek ve oturup iki hafta-bir ay gibi bir sürede hepsini yazmaktan oluştu şimdiye kadar. Bu sefer de böyle oldu: Çalıştığım yerden bir aylık izin aldım. Kafamda kurduğumu kâğıda dökmeye başladım. Döktükçe bölüm bölüm Mesut’a yolladım, ‘bir itirazın var mı, ne dersin, sence nasıl, ne yapmalıyım?’ diye sorarak. O da özellikle teknik kısımlarda, polis teşkilatını ilgilendiren kısımlarda, şurası şöyle olmaz, burası böyle olur, bu insan böyle konuşmaz, bunu böyle demeyiz, gibi düzeltmelerle ve değiştirmelerle metni şekillendirdi.

    Mesut Demirbilek: Benim buradaki katkım sadece hikayeleri anlatmak dışında, o güne ait jargonu, cinayet masasının o günkü olaylarını, aslında o günkü dünyayı doğru şekilde anlatmaktı. Kitabın prosedürel bir polisiye olmasının özelliği de bu: Hem o günü yansıtıyor, hem de o gün kullanılan polisiye süreçleri anlatıyor. Okurun o günkü konuşmaları duyarmış, bu ilişkilere tanık olurmuş gibi hissetmesini istedik. O yüzden jargon o güne ait jargondur, belki bugün gitseniz İstanbul’da aynı konuşmaları, aynı davranışları bulmayacaksınız. Teknoloji anlamında, insan ilişkileri anlamında, personelin evrimi anlamında, o günün koşulları bugünkünden farklı. Biz o güne ait manuel cinayet soruşturma süreçlerini anlatmaya çalıştık.

    Algan Sezgintüredi: Şu da bir avantajdı: İkimiz de o dönemde yaşamış insanlarız.

    Mesut Demirbilek: Aynı sokaklarda yürümüşüz…

    Algan Sezgintüredi: Aynı yerlerde dolaşmışız birbirimizi tanımadan. Yaşadığımız dönemler olduğu için, birebir olmasa da hatırlayabiliyoruz. Bir yandan ben o sene olan önemli olayları da çıkartmıştım, kitabın bazı yerlerinde kullandık onları, Fahri Korutürk’ün ölümü gibi.

    Sonraki soruya geçmeden önce bir ek soru soralım, örneğin kitap yazıldı, bitti, editöre gitti. Editörden dosya geldiğinde de birlikte mi baktınız? Yazım süreci dışında bu ikili çalışma düzeninde nasıl bir denge sağladınız?

    Algan Sezgintüredi: Orada hoş bir şey var: Editörümüz Eser Demirkan hanımefendi, ‘hayatımda ilk defa bu kadar müdahale gerektirmeyen bir kitapla karşılaştım’ dedi dosya ona gittikten sonra. Bu bizi çok mutlu etti. Birkaç ufak yazım yanlışı dışında editoryal çalışma gerektirecek bir hata çıkmadı kitaptan. Editörlerimiz okuyarak, yorumlayarak yaptılar bu çalışmayı daha çok, minimal değişiklikler oldu.

    Mesut Demirbilek: Zaten iki farklı insanın gözünden çıkan bir metinde birinin göremediğini öteki düzeltiyor. Örneğin küçük konular üzerinde oturup tartıştığımız çok oldu, metni ortaya çıkarırken de çok emek harcadığımız için editörlerimize temiz bir tabak sunmaya çalıştık.

    Algan Sezgintüredi: Bir de kitabın sonunda teşekkür kısmında ismi geçen insanların, başta ikimizin de eşlerinin katkısıyla, editöre çok temiz bir tabak gönderdik.

    Mesut Demirbilek: Tabii, bizim iç editörlerimiz vardı. Onlar bizi bizim kadar tanıyan insanlar oldukları için, örneğin eşim yıllarca benim bu hikayelerimin içinde yaşamış insanlardan birisi ve kendisi de edebiyat mezunudur, iyi bir okurdur, o gözle iyi okur, kızım da aynı şekilde; çok güzel yorumladılar, onların da katkılarıyla ortaya çıktı Kavgaz.

    Olay örgüsünde bazı şeyleri Cinayet Sohbetleri’nden çok net hatırlıyoruz, örneğin kesik başın göletten alınması sahnesi gibi. Olay örgüsünün ne kadarı gerçek, ne kadarı yaratıcı bir sürecin sonunda ortaya çıktı?

    Mesut Demirbilek: Burada hibrit bir durum var, bence zevkli tarafı da bu. Öncelikle olaylar gerçek. Kişiler gerçek. Ancak o olaylardan ve kişilerden esinlenilmiş kocaman, bizi özgür kılan bir kurgu dünyası var. Ben olayları anlattım, üzerindeki kurgu dünyasını Algan kalemiyle çok güzel işledi. Aslında gerçek olaylardan esinlenilen şeyler yazdık. Sonuçta hepsi şaşırtıcı ve farklılık gösteriyor, kurgunun gücü de burada.

    Algan Sezgintüredi: Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, kesik elin bulunmasına kadar olan kısım çok büyük ölçüde gerçek olaylardan geliyor. Gerçekteki kesik el cinayeti, Mesut’un yarım saatte çözdüğü bir cinayet…

    Mesut Demirbilek: Maktulün kimlik tespitini yaptıktan sonra çok kısa sürede çözdük.

    Algan Sezgintüredi: Ama polisiye edebiyatta böyle bir şey kabul edilemeyeceği için başka türlü bir olaylar zinciri kurduk: Katil yarattık, muamma yarattık. Böyle olmasa kitap bir anı kitabına dönüşürdü, bizim derdimiz polisiye roman yazmaktı.

    Mesut Demirbilek: İllaki gerçek olayı anlatmak değildir dava, dava bir de insanların hayal gücünü çalıştırmaktır. Gerçek cinayet böyle sonuçlanmayabilirdi, o olayın sonucu böyle olmayabilirdi diye düşündürmek.

    Algan Sezgintüredi: Çantacı mesela: Gerçek cinayette katil başka biri. Benim çantacı bir arkadaşım var, zamanında 1980’lerde çantacılık yapmış, onunla konuşarak, bir başka kuyumcu arkadaşımdan kuyumculuk dünyasına ilişkin bilgi alarak ortaya çıktı, bunları bir araya getirdik.

    Seri içerisinde Mutlu Kavgaz’ın ne kadar Mesut Bey’in yaşamından ayrılmasını planlıyorsunuz? Mutlu, seri ilerledikçe Mesut Bey’le paralel mi gidecek, yoksa bir yerden sonra kendi yolunu çizecek mi, bunu kararlaştırdınız mı?

    Algan Sezgintüredi: Kararlaştırmadık, kervan yolda düzülür. Ana hattı koruyacağımızı düşünüyorum. Mesut’un ilerlemesi gibi Mutlu da üç sene sonra komiserliğe yükselecek, onun ardından başkomiser, emniyet amiri olacak. Mesut’un hayatından ne kadar malzeme alırsak alalım, sonuçta kurgunun ağır basacağı kanısındayım.

    Mesut Demirbilek: Doğru söylüyor Algan, şu anda elimizde referans aldığımız bir temel var. Prosedürel polisiye yazdığımız için şu anda 1987-1990 yılları arasındaki süreci yansıtmaya çalışıyoruz. Bunlar Türkiye’nin farklı yıllarıydı, Kavgaz’ın da komiser yardımcılığı ve çıraklık yılları olacak. Sonra aradan yıllar geçecek, daha sonra başkomiserlik dönemi, büro amirliği, bölge amirliği, dedektiflerin başında ustalığı oluşmuş bir karakter olarak da göreceğiz Kavgaz’ı. 1994-1997 arası da Türkiye açısından çok önemlidir, yani İstanbul’un ve Türkiye’nin çok sıcak yıllarıdır onlar. Son olarak da emniyet müdürü olmuş bir Kavgaz’ı, 2002-2005 yıllarında göreceğiz, yine emniyette farklılıklar görülen yıllar… Kavgaz, Mesut Demirbilek’nin eski meslek hayatıyla bir paralellik gösteriyor mu, gösteriyor. Ama kurgunun sağladığı özgürlüğümüzü bırakmayacağız.

    Algan Sezgintüredi: Sonuçta bizim hedefimiz, polisiye roman yazmak. Türkiye’nin portresini çizmek, belgesele döndürmek, siyasi taraflara girmek gibi şeyler tehlikeli. Yasal olarak değil, edebiyat açısından tehlikeli çünkü sonuçta biz edebiyat peşindeyiz, başka şeylerin hesabını sormak peşinde değiliz, oturup o dönemleri yargılamaya kalkmıyoruz, kalkmayacağız da.

    Mesut Demirbilek: Çok güzel özetledin, Algan.

    Yan karakterler, bize kalırsa, kitabın gizli silahı. Bizim keyifle okuduğumuz, çok iyi çizilmiş yan karakterler vardı ve diyalogları da çok doğal bir diyalogdu. Yan karakterlerin ne kadarı Mesut Bey’den, ne kadarı Algan Bey’den?

    Mesut Demirbilek: Yan karakterler aslında bende de o etkiyi bırakmış olan gerçek insanlar. Bazıları tam anlamıyla gerçek kişi, bazıları birkaç kişinin karakterinin birleştirilmiş hali. Cinayet Büro’da bahsettiklerimizin hepsi gerçek karakterler, onları anlatmaya çalıştım. Ama Algan’a burada tekrar teşekkür edeyim, o insanları oturup ben size sabaha kadar anlatabilirim ama Algan onları kalemiyle o kadar güzel çizdi ki bakın istediğimiz etki sizde oluşmuş, güzel tarafı bu. Aynı yorumları pek çok kişiden ve meslektaşlarımdan da aldım, bazı arkadaşlarım yan karakterleri okuyunca ‘Aa! Bu karakter, filanca abi’ydi!’ diyorlar, hemen anlıyorlar.

    Algan Sezgintüredi: Sedat Ulamış karakterini aldığımız abimiz, geçen sene vefat etti. Mesut onun Instagram’da resmini paylaştığı zaman, tabii vefatına üzülmemin dışında, çok da sevindim! Çünkü kafamda canlandırdığım tipe acayip benziyordu. Geçtiğimiz günlerde de Sabri Ateş karakterini aldığımız abinin resimlerini gördüm, hiç benzemiyor kafamdakine! Gerçekten yarı kurgu, yarı gerçek her şey. Yarı gerçekliğin kuvveti, yarı kurgunun mahareti, Mesut’un dediği gibi, bir hibrit sahiden. Mesut’a da hep söylerim, Shakespeare’in en başarılı tarafı, kötü karakterlerin ve yan karakterlerin son derece canlı kanlı ve gri tipler olması. Ne siyah ne beyaz olması. Biz de buradan yola çıktık.

    Bir de çok önemli bir seçim yapmak zorunda kaldık: Yan karakterlerin önemini biliyoruz, figüran değiller, fakat öte yandan işin o tarafına girecek olursak kitapların Game of Thrones’a döneceği kadar da çok malzeme var. Ama orada bir seçim yapmak zorunda kaldık, burada birtakım nahoş gerçeklerin payı var; bunların başında okurumuzun yabancı olmadığı sürece kalın kitaptan uzak durması geliyor. Murakami’yi 800-900 sayfa okuyorlar ama bize gelince ‘ne olur 250 sayfadan uzun olmasın’ diyorlar. Bu yüzden de bazı şeyleri sınırlıyorsunuz.

    Kavgaz serisi uzun yıllar sürecek, proje bu yönde. Ne kadarı projelendirildi, kaç kitap düşünülüyor, ne kadarı yazıldı?

    Algan Sezgintüredi: İkinci kitabın sohbet kısmının büyük bölümünü bitirdik. O belli, yazılmayı bekliyor. Üçüncü kitabın da konusunu biliyoruz aşağı yukarı, o da belli. Ondan sonrasını henüz konuşmadık. Piyasamız çok şahane bir piyasa olmadığı için, bu işin bir de ticari tarafı var, yayınevinin Kavgaz’ı basmaya devam etmesi için bir motivasyonunun olması gerekiyor. Kavgaz başarısız olursa ikinci, üçüncü kitabı basmak da istemeyebilirler. Ama amacımız dokuz kitaplık bir seriye ulaşmak.

    Mesut Demirbilek: Bir kere hayalimiz, üç tane üçleme. Üç ayrı döneme ait üçer kitap. Ama şu anda bizim bütün odaklandığımız, ilk üçlememiz. İlk üçlememizde eğer biz okurlarımızı mutlu edecek güzel eserler koyabilirsek umut ediyorum ikinci üçlemede de ilgi çekeceğiz.

    Bunu duymak okur olarak bizim için çok sevindirici. Türk polisiyesinde bu kadar ciddiyetle projelendirilen ve geleceği uzun görülen bir seri olması, kendi başına bir artı. Peki, Kavgaz, Türk ve dünya yazınında hangi karakterlerle ve hangi serilerle rekabet ediyor?

    Algan Sezgintüredi: Kavgaz’ın kurgu kısmını yaratırken benim kafamda İngilizlerin meşhur Müfettiş Morse’u vardı. Onun gençliğini anlatan Endeavour diye bir dizi de var. Oradan ilham aldığımı söyleyebilirim karakteri kurgularken. Onun ulaştığı bir yere ulaşabilirsek acayip mutlu olurum ben açıkçası.

    Ancak, İngilizce konuşulan ülkelerin piyasasına girmek imkansıza yakın. Orhan Pamuk, Tanpınar’dan bir eser, Kürk Mantolu Madonna… Beşi onu geçmez girebilenler, onları da Penguin Classics alır. Türkçe bir eserin İngilizceye ya da başka dile çevrilmesi bir kere başlı başına bir yatırım. Çevirmenler çok büyük ödemeler istiyorlar. Haksız da değiller.

    Ama seviye olarak, kültürel kalite olarak Endeavour düzeyinde olsa çok mutlu olurum. Edebiyat kalitesi olarak en tepede kimler varsa onların yakınına ulaşabilmek bizim için büyük bir şeref olur açıkçası.

    Mesut Demirbilek: Ortada çok kaliteli bir iş var. Gerçek süreçlere dayanan bir iş var. Bir kopyala-yapıştır işi yapmıyoruz. Sanatla bilimi birleştirerek ortaya çıkardığımız bu eserin muhakkak hak ettiği değeri bulacağını düşünüyorum, Türkiye’de de yurtdışında da. Tabii zaman alacak, birkaç kitap sonrasında belki bunları görebileceğiz, ama ben bu konuda ümitliyim.

    Çünkü o dönemlerde; İstanbul’da da, Avrupa’da da, Amerika’da da, Ortadoğu’da da, Asya’da da benzer prosedürel konuları görürdünüz. O yüzden insanlara çok yabancı gelmeyecektir.

    Mesut Bey, meslekten geliyorsunuz, Cinayet Sohbetleri ve diğer yapıtlarınızla edebiyat dünyasına biraz girmiştiniz, şimdi bir romanla girdiniz. Bir polisin polisiye dünyasına geçmesi nasıl bir duygudur, bakışınızda, yaklaşımınızda bir şey değiştirdi mi? Algan Bey’in de yılların polisiye yazarı olarak bir polisle birlikte bir roman yazması ve prosedürel bir yapıt ortaya çıkartması nasıl bir durumdur?

    Mesut Demirbilek: Benim çok arzu ettiğim bir şeydi. Kalemim kuvvetlidir ama teknik konularda kuvvetlidir; sanatta da kuvvetli olsaydı, bunu da yapmak isterdim.

    Ama geçmişte benim mesleğe başlamama sebep olan da polisiyelerdir. 70’lerde Komiser Columbo’yu, Baretta’yı izlerken, bir gün cinayet masasında dedektif olmaya karar vermiştim. Columbo ve Baretta iki ayrı profilde kahramanlar: Birisinde zekâ ve akıl öndeyken, öbür tarafta aksiyon daha ön planda. Birinden biri olmak istiyordum ama karar veremiyordum hangisi olmak istediğime. İkisini birden olabileceğimi anlayınca başladı benim kariyerim.

    Ben paylaşmayı çok seven bir insanım. Daha önce kendi imkanlarımla, ancak insanlara anlatarak, anılarımı paylaşarak, polisiye yazarlara destek olmaya çalışıyordum, bunu da yıllardır yapıyorum. Ticari de yaklaşmıyorum buna. Polisiyelerde o kadar çok yanlış vardır ki rütbelerden başlayarak… İnsanlar kitaplarına o kadar emek verir ama o yanlış nedeniyle onlar ucuz eserlere dönüşür. Bu konuda çok eleştirim de olmuştur.

    Baktım ki eleştirmekle olmuyor, o zaman destek olayım dedim. Edebiyatın içerisine böyle gönüllü danışmanlıklarla önceden girmiştim, Algan’la böyle bir fırsat oluşunca, bu beni çok heyecanlandırdı tabii.

    Algan Sezgintüredi: Ben baştan şunu not düşeyim: Polisiye edebiyat, polis edebiyatı değildir, işin o tarafı biraz karıştırılıyor. Karakterlerin polis olması gerekmiyor hiçbir zaman. Bizde polisiyenin Abdülhamit döneminde Fransızcadan gelmesinden kaynaklı olarak, polisiye de Fransızca bir kelime olduğu için, karıştırılıyor. Polis hikayesi değil bizim derdimiz, muamma içeren suç edebiyatı.

    Mesut Demirbilek: ‘Mystery’ denmesi ondan İngiliz edebiyatında… ‘Suç edebiyatı’ diyebilir miyiz?

    Algan Sezgintüredi: Suç edebiyatının alt koludur polisiye. Sonuçta mesela Suç ve Ceza da suç edebiyatına dahildir, ama Karamazov Kardeşler polisiyedir, aradaki fark bu. İşin içinde bir soruşturma olacak, bir çözümleme olacak, mantık yürütülecek, deliller toplanacak, sorgulamalar olacak… Edgar Allen Poe’nun Morgue Sokağı Cinayetleri’nden beri polisiye edebiyat bunları kapsıyor.

    Soruya dönünce, ülkemizde benim hayatım boyunca oluşan polis imgesi, en hafif tabiriyle ürkütücü bir imge. Ben polisiye yazarken, defalarca polis karakoluna gidip de sorayım istedim ama cesaret edemedim hiçbir zaman. Mesut, tanıyan herkes için kafalarda oluşmuş genel polis imgesini paramparça eden bir insan. O açıdan benim için çok büyük bir mutluluk ve şans.

    Ucundan kıyısından bu dünyanın içine girmek, insanları tanımak, prosedürleri görmek, bana yeni bir bakış açısı kattı sahiden. Önyargılı olmamak gerektiğini bir kez daha öğrendim. Mesut’un bana öğrettiği şeylerin başında da tarafsız bakmayı başarabilmek ve her şeyin siyah beyaz olmadığını görmek geliyor. O açıdan çok mutluyum, çok şey kattı bana. Anlatım tarzımı da daha önceki kitaplarımı okuyanlar fark etmişlerdir belki, biraz değiştirmeye çabaladım açıkçası.

    Mesut Demirbilek: Algan, bütün dünyamızın Behzat Ç. karakterleriyle dolu tipler olmadığını da görmüş oldun, değil mi? Ne enteresandır ki insanlar da Behzat Ç. karakterini çok sevmiş.

    Algan Sezgintüredi: Behzat Ç. çok iyi bir polisiye değil ama çok iyi bir polis draması. Drama kısmı çok kuvvetli, karakterlerin yaşadıklarıyla, yan karakterleriyle… Muamma kısmı, polisiye edebiyatla ilgili kısımları çok güçlü değil bence ama dram kısmı çok güçlü, o yüzden çok beğenildi, ben de o yüzden çok seviyorum.

    Çok ufuk açıcı bir etkileşim oldu hem suç yazınıyla ilgili, hem bu çizginin aşılmasıyla ilgili. Ayrıcalıklı hissediyoruz kendimizi buna tanık olduğumuz için.

    Algan Sezgintüredi: Rica ederiz, bu kadar ilgilenen okurlarla bir arada olmak bizi çok mutlu ediyor. Türk edebiyatının bütün yazarları için de aynı şeyin geçerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü edebiyat iklimimiz kısır değil, okur iklimimiz de kısır değil aslında ama arada birtakım engeller mi var, anlaşılmayan şeyler mi var, bilmiyorum. Yine de ucundan bile olsa bunları kırabilmek çok değerli.

    Altı Üstü Kitap suç yazını için, gerilim yazını için güçlü bir platform olarak yaşamını sürdürecek. Umarız böyle güzel kitaplar olur, sizlerle sohbet etmek olanağı olur da üzerine konuşacağımız güzel şeyler olur. Bizim Altı Üstü Kitap’ta istediğimiz şey, çorbada tuzumuz olsun, taş üstüne taş koyalım. Bunun için bizi güdüleyen şey de güzel yapıtlar. Buradan da güzel bir yere bağlayacağım: Kavgaz’ı okuyup beğenmiş okur, Türk polisiyesinde başka neleri okusun?

    Algan Sezgintüredi: POYABİR üyelerinin çok büyük bir kısmının gönül rahatlığıyla okunabileceğini söyleyebilirim. Keşif aslında biraz okura kalmalı.

    Şu sıralarda yazılanlardan özellikle dikkat çekenler neler?

    Mesut Demirbilek: Neyi okuyacağımı söyleyeyim: Geçenlerde bir davette Tuna Kiremitçi’yle tanıştık, Perinin Ölümü’nden bahsetti, ‘Bir Başkomiser Perihan Uygur Romanı’. Tatilde bunu okumak için çok heyecanlıyım. Çünkü kadınların da polisiyede yer bulması çok istediğim bir şeydir. Yıllarca polisiyede de, benim polislik yaşamımda da kadın yoktu.

    Bazen okurlarımız haklı olarak, ‘Kavgaz’da niçin kadın karakter yok?’ diyor, çünkü yoktu! 1987 yılında İstanbul Cinayet Masası’nda kadın yoktu. Hatta ilk alınan kadın görevlimiz 1992 ya da 1993’te başlamıştı bizde. Ama polisiyemizde kadınların daha çok yer almasını çok istiyorum, o açıdan Tuna’nın bu hareketini destekliyorum. İzmir’de çalışan gerçek bir başkomiser arkadaşımızdan esinlenerek bunu yazmış, ben de okuyacağım.

    Algan Sezgintüredi: O konuda bana da eleştiri geldi aslında ama Mesut’un dediği gibi, o dönemde Türkiye’de değil, dünyada da neredeyse yok kadın dedektif, 2000’lerden sonra yaygınlaşıyor. Orada biz bir seçim yapmadık. Acayip erkek bir dünya anlatılıyor çünkü gerçekten öyleydi o zamanlar.

    Belki de bizim Kavgaz serisi boyunca bu değişimi de bir nebze görme şansımız olacak.

    Algan Sezgintüredi: Elbette.

    Mesut Demirbilek: Olacak. Ama ikinci üçlemede olacak çünkü ona denk geliyor.

    Algan Sezgintüredi: Tabii, bilgisayarın gelmesi, cep telefonunun gelmesi, DNA analizinin gelmesi, güvenlik kameralarının yaygınlaşması, bunların hepsi peyderpey görülecek. Ama o işin yapıldığı zamanki zorluğu da göstermeye çalıştık. 

    Kavgaz’ın Türk suç yazınına çok özgün bir girdi olduğunu düşünüyoruz. Eminiz bundan sonraki yapıtlar da bu özgün yeri koruyup geliştirecek, biz de çok büyük zevkle okuyacağız. Çok teşekkür ederiz.

Blog at WordPress.com.