• Çok sevdiğim ve hiç sevmediğim roman: Seçmeler

    Çok sevdiğim ve hiç sevmediğim roman: Seçmeler

    İlkin Şilan

    Katie Kitamura’nın son romanı Seçmeler, en az 2021’de yayınlanmış Yakınlaşmalar isimli romanı kadar ses getirdi. 2025 Booker Ödülleri kısa listesine seçilen bu roman hakkında çevremdeki insanlardan o kadar çok yorum dinledim ki bu kısa kitaba karşı bir tür korku geliştirdim. Arkadaşlarım arasında Yakınlaşmalar’dan çok daha iyi olduğunu söyleyenler olduğu kadar hakkında neden bu kadar çok konuşulduğunu anlayamayanlar da vardı. Türkçe çevirisini raflarda görünce kitabı okuyup mevcut karmaşaya kendi fikrimi de eklemeye karar verdim. Bu maceramın sonunda ortaya Altı Üstü Kitap’ta daha önce yazmadığım türde bir kitap incelemesi çıktı. Ben genelde sevdiğim kitapları neden sevdiğimi yazmaktan keyif alıyorum ama bu inceleme biraz farklı olacak. Çünkü ilk kez kendimi bir paradoksun ortasında buldum. Lafı çok uzatmadan konuya gireceğim, durum şu ki ben bu kitabı çok sevdim ve ben bu kitabı hiç sevmedim.

    “Nasıl yani?” diye soracak olabilirsiniz, haklısınız. Bunu anlatmak için önce kitaptan biraz bahsetmem gerekiyor. Bu kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümün başında isimsiz bir aktris karşımıza anlatıcımız olarak çıkıyor. Manhattan’da bir restoranda genç bir adamla buluşmaya gidiyor. Bu buluşmadan birkaç gün önce Xavier isimli bu genç adamın, anlatıcımız olan isimsiz aktrisin başrollerinden biri olduğu tiyatro oyununun provasına aniden geldiğini öğreniyoruz. Xavier anlatıcımıza onun oğlu olduğuna inandığını söylemiş, ancak anlatıcımız bunun mümkün olamayacağını biliyor. Çünkü kendisi hiç çocuk doğurmamış. Yine de okur olarak bölüm ilerledikçe Xavier ile anlatıcımız arasında, kendisinin tam olarak anlayamadığı bir bağ kurulduğunu hissetmeden edemiyoruz. Çünkü Xavier’in gelişi anlatıcımızın hayatına daha önce sormadığı soruları, fark etmediği korkuları ve geçmişten dirilip gelen birtakım olayları da beraberinde getiriyor.

    İkinci bölümün başında ise ilk bölümde bahsedilen tiyatro oyununun provalar sonrası sahnelenmeye başladığını okuyoruz. Oyun çok başarılı olmuş ve anlatıcımızın performansı bu başarıda büyük bir rol oynuyor. Ancak hikaye kaldığı yerden devam ediyor gibi görünse de romanın tamamen değiştiğini çok geçmeden anlıyoruz. Bu bölümdeki Xavier ve anlatıcımız gerçekten de anne oğullar. Yazar bizi hiç uyarmadan Xavier’ın, anlatıcımızın doğurduğu, büyüttüğü oğlu olduğu versiyonu yazmaya başlıyor. Yanlış anlaşılma olmasın, yazar birinci bölümü bu gözle yeniden yazmıyor, hikayeye kaldığı yerden bu şekilde devam ediyor. Yani roman tamamen değişiyor.

    Aslında okurlar olarak biz buna dair bir içgörüyü romanın içerisinde ediniyoruz. Romanın içerisindeki tiyatro oyunu da aynı roman gibi iki bölümden oluşuyor. Anlatıcımız olan karakterin bir monoloğu bu iki bölüm arasında bir köprü kuruyor. Anlatıcımız bize bu monolog ile karakterin tamamen değiştiğini ama bu geçişte kendisinin bir türlü yakalayamadığı bir şeyler olduğunu söylüyor. Daha sonra oyunun yazarıyla yaptığı bir konuşma onu aydınlatıyor. Oyun yazarının karakterden sıkıldığını, başka bir karaktere, ihtimale daha çok çekildiğini ve bir anda onu yazmaya başladığını fark ediyor. Burada derin bir anlam yok, yazarın ustalıkla kurguladığı bir anlatı yok.  Anlatıcımız bu duruma çok sinirleniyor, bu anlamda biraz bana benziyor aslında. Çünkü ben de kitabın birinci bölümünden ikinci bölümüne geçerken benzer bir karmaşa yaşadım. Anlatıcımıza tanıdık gelecek bir rahatsızlık ve yazara yönlendirdiğim bir kızgınlık hissettim. Okudukça durum benim için daha da netleşti. İlk bölümün anlattığı hikayeyi ve karakterleri ne kadar sevdiysem ikinci bölümün anlattığı hikaye ve karakterlerden bir o kadar haz etmedim.

    Bana göre hikayenin ikinci bölümü bir korku/gerilim romanı atmosferinde geçiyor. Kimsenin birbirini tanımadığı ve anlamadığı bu aile, üstüne bir de Xavier’in kız arkadaşı, anlatıcının anlatımıyla antisosyalden hallice bir karakter olan Hana’nın gelişiyle tamamen çözülmeye, kaosa sürüklenmeye başlıyor. Karakterlerin hem kendilerinden hem de birbirlerinden bu kadar kopuk olmasının sebebini anlayamadığım için bir noktada hikayeyle bağ kurmakta çok zorlanmaya başladım. Öyle ki The Guardian tarafından yazılan incelemede, kitabın ikinci kısmı ile ilgili yazılanları okuduğumda “Herhalde ben başka bir kitap okudum.” diye düşündüm, neresinden tutarsam tutayım kitapla incelemeyi bağdaştıramadım.

    Bunun üzerine ilk bölümü neden bu kadar sevdiğimi de biraz düşündüm. Öncelikle Xavier da anlatıcımız da çok daha sempatik karakterler ve daha can alıcı sorular soruyorlar. Aralarındaki ilişki, yaşanan gerilim, birbirlerinde uyandırdıkları duygular çok daha karmaşık. Yazar tarafından ortaya atılan olay örgüsü daha merak uyandırıcı. Sadece ana karakterlerin dünyasına değil, aynı zamanda Anne gibi yan karakterlerin dünyasına da açılan bir kapı var. Örneğin ikinci bölümde karşımıza çıkan Hana hakkında ne kadar az şey söyleyebilirsem ilk bölümde karşımıza çıkan Anne hakkında da bir o kadar uzun konuşabilirim. Yazar bu iki bölüm arasında bir bağ, bir köprü sunmadan hikayeyi değiştirmesini romanın içerisinde oyun yazarıyla anlatıcının yaptığı konuşma üzerinden anlatıyor. Sanıyorum ki birçok okur bana katılmayacaktır ancak bana kalırsa yazar okuruna “Belki de ben iki farklı hikayeyi keşfetmek ve keşfettiğim kadarını anlatmak istedim, o kadar.” diye göz kırpıyor.

    İncelememin sonunda bana haklı olarak “Ne diyorsun, okuyalım mı bu kitabı?” diye soruyor olabilirsiniz. Samimi cevabım şu olacak; bilmiyorum. Ben bu kitabı çok sevdim, ben bu kitabı hiç sevmedim. O nedenle kararı bu seferlik izninizle size bırakıyorum. İyi okumalar (veya okumamalar)!

  • Yapay zeka, kadın düşmanlığı ve toplumların geleceği: The Proving Ground

    Yapay zeka, kadın düşmanlığı ve toplumların geleceği: The Proving Ground

    Can Güçlü

    Okuduğunuz kitabın iyi olduğunu anlamanın yollarından biri, kitabı bitirdikten sonra kapatıp kucağınıza koyup bir derin nefes almak istemeniz. Yaşadığınızın başlı başına bir deneyim olduğunu size iyi duyumsatan bir gösterge. Michael Connelly’nin The Proving Ground’unu okuduktan sonra tam olarak böyle hissettim.

    The Proving Ground, Michael Connelly’nin Lincoln Lawyer serisinin yeni çıkan sekizinci kitabı. The Lincoln Lawyer’ı Netflix izleyicileri yakın zamanda dördüncü sezonu da yayınlanan diziden hatırlayacaktır. Dizi, kitap serisinin şimdiye dek hayli başarılı giden bir uyarlaması. Amazon’un Bosch ve Ballard dizileri de yine Connelly’nin kitaplarından uyarlanan oldukça başarılı diziler. Dolayısıyla kitapların zaten sıkı bir okur kitlesi varken, son on yıldır diziler de Connelly’ye epey okur kazandırıyor.

    Connelly güncel sorunlarla ilgilenen bir adam, bunu özellikle Lincoln Lawyer serisinde yapıyor. Zaten gazeteci kökenli. Toplumcu bir yazar olduğunu söylemek herhalde abartı olur, özellikle yöntem bakımından. Ama kitapları ülkesiyle, dünyayla ve toplumla ilgilenen, söz söylemekten çekinmeyen, iyi araştırılmış ve okura perspektif kazandırabilecek kitaplar oluyor genelde. Yanlış anımsamıyorsam 2010’ların başında yazdığı kitaplardan birinde Amerika’nın mortgage krizine kapsamlı olarak yer vermişti. COVID-19’u henüz 2020’de kısaca da olsa kitaplarında geçirdiğini gördüğüm ilk anaakım Amerikalı suç yazarıydı. Aynı zamanda Jack McEvoy kitaplarında da gazeteciliğin ve teknolojinin nabzını tutmaya, gidişatın karanlık yönlerini masaya yatırmaya özen gösteriyor. İşte Proving Ground, belki bu konularla ilgili kişisel ilgim ve kaygımdan da ötürü, bana kalırsa Connelly’nin zamanın ruhunu en iyi yakaladığı kitabı olmuş. Günceli ne kadar iyi yakaladığını son günlerde yayınlanan haberleri takip ederek görmek de mümkün. Yapay zeka ‘chatbot’ları okuma ve yazma becerilerimizi kötü etkilemekle kalmıyor, gerçek yaşamda da yapay zeka botlarının adı intiharlarla, cinayetlerle artan bir sıklıkta anılıyor. Suç yazını, iyi kalemden çıktığında, işte bu toplumsal çalkantıların tam ortasında yer alabiliyor.

    Konu teknoloji, toplum ve etik tartışmalarının tam kesişiminde yer aldığı için, Connelly’nin bu konulara eğilirken başvurduğu karakteri Jack McEvoy’un da kitaba dahil olduğunu görüyoruz. Yer yer Harry Bosch, Maddie Bosch ve Renee Ballard’ın da adı geçiyor, ancak onları bu kitapta görmüyoruz.

    Olağan koşullarda, uzun süredir okuduğum serilerle ilgili Altı Üstü Kitap’ta yazmaktan çekiniyorum, çünkü şimdi bu incelemede olduğu gibi damdan düşer gibi sekizinci kitaptan başlamak gerekiyor. Gerçi, 2022 yılında okuduğum en iyi kitaplar listesinde Desert Star’a yer vermiştim. Şimdi Proving Ground da bana çok sevdiğim bir seriyle ilgili konuşma olanağı veriyor.

    The Proving Ground’da ‘Lincoln Lawyer’ lakaplı Mickey Haller’ı ceza davalarını geride bırakmış ve bir hukuk davasında avukatlığa soyunmuş olarak görüyoruz, okurlar ‘criminal case’ ve ‘civil case’ çevirilerinde yapmış olabileceğim olası hataları bağışlasınlar lütfen.

    Kariyerini sanıkları savunmakla geçirmiş, artık pek genç de olmayan bir Haller var karşımızda. Bu kitapta davacı avukatlığı yapıyor. Davacı Brenda Randolph. Brenda’nın 16 yaşındaki kızı Rebecca bir süre önce 16 yaşındaki eski sevgilisi tarafından öldürülmüş. Cinayetle ilgili ceza davası sürüyor, biz bu kitapta bunu takip etmiyoruz. Brenda Randolph, Mickey Haller’ın yardımıyla, 16 yaşındaki çocuğu babasının silahını alıp eski sevgilisini öldürmeye ikna eden yapay zeka ‘chatbot’unu geliştiren yapay zeka şirketi ‘Tidalwaiv’ şirketine dava açmış. Şirketin yapay zeka botunu geliştirirken yeterli güvenlik önlemlerini almadığını, bu nedenle kızını öldüren çocuğun yapay zeka botunun etkisinde kaldığını ve şirketin bundan sorumlu olduğunu öne sürüyor. Tazminat ve resmi özrün yanı sıra, şirketin yapay zeka teknolojilerinin güvenlik bakımından yeni önlemlerle daha sıkı denetlenmesini de istiyor.

    Daha ilk bölümlerde evden babasının silahını alıp eski sevgilisini öldüren çocuğa, her gün konuştuğu yapay zeka botunun ‘kurtul ondan’ dediğini, çocuğun bota karşı bir tür bağımlılık geliştirdiğini ve hatta ona aşık olduğunu öğreniyoruz. ‘Yapay zeka botu, birini suça teşvik ederse bunun hukuki karşılığı nedir’ gibi teknik bir soruyla açılan kitap, Connelly’nin usta kalemiyle kısa sürede şaha kalkıyor ve sonuna dek de dörtnala, neredeyse okura soluk aldırmaksızın ilerliyor.

    Öğreniyoruz ki 16 yaşındaki çocuk sorunlu bir evde yetişmiş, babası hoyrat ve sorumsuz biri, çocuk da bir miktar şiddete yatkın. Aynı zamanda, ‘Tidalwaiv’ şirketinin geliştirdiği chatbot çocukla oldukça sorumsuz biçimde konuşuyor. Yapay zeka botu çocuğa ‘kahramanım’ diye hitap ediyor, eski sevgilisi çocuğun kalbini kırdığı için onun kötü biri olduğunu çocuğa telkin ediyor ve çocuk eski sevgilisini ‘ortadan kaldırmaktan’ söz ettiğinde çocuğu yüreklendiriyor. İşin burada da kalmadığını ilerleyen bölümlerde öğreneceğiz.

    Connelly, benim okuduğum en iyi mahkeme gerilimlerini yazıyor. Kitabın yarıya yakını duruşma sahnelerinden oluşuyor, zaten bu serinin alametifarikası da bu. Haller’ın davacı avukatı olarak dinletmek istediği tanıklar arasında Tidalwaiv şirketinin eski etik uzmanı da var, bir çocuk psikiyatristi de, bir yapay zeka uzmanı da. Onların ağzından yapay zekanın ve yapay zeka şirketlerinin işleyişini, elbette bir kurgusal yapıt içinde sunulmasını bekleyebileceğimiz kapsamda dinliyoruz.

    Bu tanıklar bizi yapay zeka algoritmalarının yazımına ve bu kodlamaları yapanların değerler bütününe götürüyor. Yapay zekanın toplumdaki ayrışmaları yeniden üretme, önyargıları, mizojiniyi ve şiddeti şimdiye dek görülmemiş ölçüde yaygınlaştırma potansiyelini gözler önüne seriyor. Yaşamımızı kolaylaştırması gereken teknolojinin, bağımlılık yapmasıyla, toplumsal ayrışmaları körüklemesi ve bize telkin etmesiyle nasıl tehlikeli hale gelebileceğini, bu teknolojileri üreten şirketlerin her türlü devlet ve kamu denetiminden yoksun biçimde istediği gibi at koşturmasının yaşamlarımızla yazı tura oynamak anlamına gelebileceğini vurguluyor. Ve elbette, bunların tümünü, son derece başarılı bir mahkeme gerilimi olma niteliğinden bir sayfa bile ödün vermeyerek yapıyor.

    İyi bir kitaptan bekleneceği üzere Proving Ground öncelikle çok iyi bir roman. Toplumsal söylemi yazınsal değerini varsıllaştırıyor, derinleştiriyor. Connelly’nin iyi bir yazar olarak toplumsal bir konuya eğildiğini, toplumsal bir kaygısını roman kisvesiyle okura sunmadığını görüyorsunuz. Dolayısıyla elbette toplumcu roman olmayan Proving Ground, bence gerilim türünün topluma ve dünyanın geleceğine değinme potansiyelini müthiş biçimde ortaya koyuyor.

    Türk suç yazınını istediğim ölçüde takip edemesem de, bu alanda Türk yazını içinde de ortaya çıkarılmayı bekleyen çok ciddi bir potansiyel olduğunu düşünüyorum. Umarım gelecekte bu konuda daha iyi örnekler görürüz, eğer böyle örnekler bugün de varsa ve ben bilmiyorsam, özür dileyip eksiklerimi gidermeye her zaman hazırım.

    Okumalı mısınız?

    Evet. Lütfen. Bir seri kitabı olduğu için buradan başlamaya çekinenler olabilir, ben de eğer kısa sürede sekizinciye varacağınıza inanıyorsanız baştan başlayın demek isterim, ancak buradan başlayıp geri dönmek de mümkün, çünkü bu kitabı kafanızda oturtmak için mutlaka diğerlerini okumuş olmak gerekmiyor. Kitap birkaç ay önce çıktı, Türkçeye ne zaman çevrileceğini bilmiyorum, ama gerek yapay zeka ve mizojini gibi konularla ilgilenenlerin, gerek iyi mahkeme gerilimi okumak isteyenlerin ilk fırsatta The Proving Ground’u okumasını şiddetle öneririm.

  • İstanbul Kitapları

    İstanbul Kitapları

    İstanbul yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın en önemli şehirlerinden biri. İmparatorluk başkenti, dünya başkenti. Ankara’ya ayıp etmek istemeyiz ama, İstanbul Türkiye’nin pek çok anlamda merkezi ve kalbi. Çok vesileyle gördük ki İstanbul’da olan Türkiye’de oluyor. İstanbul’un yaşadıkları hepimizi ilgilendiriyor. Biz de satırlarını aralayınca bir İstanbul manzarasıyla karşılaştığımız kitapları derlemek istedik. Karşınızda Altı Üstü Kitap’ın İstanbul kitapları seçkisi.

    Üç İstanbul
    Mithat Cemal Kuntay

    Üç İstanbul bir dönemin, dönüşümün romanı. Türkiye’nin az sayıda dört başı mamur tarihsel romanından biri. Mithat Cemal, İkinci Abdülhamit’in istibdat döneminden 1908 Devrimi’ne, Birinci Dünya Savaşı’nın sarsıntılarından Mütareke döneminin acılarına ve Cumhuriyet’in kuruluş çalkantılarına dek, bir imparatorluğun ölümüyle bir cumhuriyetin doğuşunu Adnan Bey’in yaşam döngüsü penceresinden anlatır. Yalnızca İstanbul’un tarihsel dönemeçlerde üzerine giyiverdiği ruh ve şahsiyeti kavramak için değil, Türkiye’nin 19 ve 20. yüzyıllarını tanımak için de bulunmaz bir imkan Üç İstanbul.

    Huzur
    Ahmet Hamdi Tanpınar

    Aşka dair, Türkiye’ye dair, İstanbul’a dair, Türk mûsikîsine dair, doğu batı sorunsalına dair, insana ve yaşama dair çok şey söyleyen ve söyleyecek olan bir başyapıt diyebiliriz Huzur için. Bu kitabı okuduktan sonra İstanbul’a tekrar ve tekrar âşık olabilirsiniz. Türkiye’ye dair umutsuzsanız, küsmüşseniz bu ülkeye, Türkiye’yle tekrar barışacaksınız, çünkü gerçek Türkiye’yi, unuttuğumuz ve unutturulan Türkiye’yi anlatıyor Huzur.

    Esir Şehrin İnsanları
    Kemal Tahir

    Kemal Tahir Türkiye’de tarihsel romanın belki de en önemli ismi. Esir Şehrin İnsanları, Mütareke döneminde İstanbul’u, yok etmek istenilen bir memleketin düşman baskısı altında bunalışlarını ve buna karşı girişilen direnişi bir Osmanlı ‘soylu’sunun, Kamil Bey’in gözünden anlatıyor. Esir Şehir üçlemesi, yani Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu ve Yol Ayrımı, İstanbul’dan Anadolu’ya, 1920’lerden 1930’lara uzanan bir panorama.

    Cevdet Bey ve Oğulları
    Orhan Pamuk

    Cevdet Bey ve Oğulları adından da anlaşılacağı üzerine aslında bir aile anlatısı. Ancak bu ailenin hikayesi ve İstanbul’un hikayesi oldukça iç içe ilerliyor. 70 yıllık bir serüveni konu alan bu kitap bir şehrin, kültürün, ailenin, yaşamın değişiminin detaylı bir anlatısı desek yanlış olmayacaktır. Bu anlamda kitap aslında birden fazla İstanbul’u içerisinde barındırıyor. Uzun ancak okurun harcadığı emeğin karşılığını veren bu kitabı İstanbul anlatıları içerisinde önermek istiyoruz.

    İstanbulin
    Ertuğ Uçar

    İstanbulin son zamanlarda okuduğumuz en İstanbul kitaplardan biri. Ertuğ Uçar’ın uğraşsızca yazınsal bir tını kazandırdığı dili olmasa öykülerin öykülüğünden şüpheye düşebilir, ‘bu bir tür şehir günlüğü, şehir anlatısı mı?’ diye düşünebilirdik. Ancak Ertuğ Uçar İstanbul’un kedileri köpeklerinden başlayarak semtlerine, binalarına, insanlarına, deneyimlerine ortak olmamızı sağlayacak öyle canayakın pencereler açıyor ki kitaptan iyi edebiyat, iyi şehir, iyi yaşantı ortaklığı deneyimiyle ayrılıyorsunuz. İstanbul’da okursanız ne ala, ama çok uzaktaysanız bile İstanbulin ve bir bardak çay İstanbul’u ayaklarınızın önüne sermeye yeter.

    İstanbul Hatırası
    Ahmet Ümit

    Ahmet Ümit’in Başkomser Nevzat serisi Türk suç yazınının belki en ünlü serisi. Bazı kitaplarının diğerlerinden çok daha iyi olduğu bizce su götürmez. Bunların başında da İstanbul Hatırası geliyor. İstanbul’u hem tarihsel dokusuyla, hem 2000’lerdeki yaşantısıyla deneyimlemek, bir dünya başkenti olarak yazınsal örgü içinde işlendiğini görmek polisiye edebiyata da, İstanbul’a da bir başka gözle bakmayı mümkün kılıyor.

    İstanbullu Amazonlar 1809
    Şebnem İşigüzel

    İstanbullu Amazonlar 1809, Osmanlı’nın unutulmuş, kaybedilmiş bir kadın sultanını, Esma Sultan’ı karşıolgusal bir tarih anlatısı biçiminde kurguluyor. Yazar bu kitabıyla I. Abdülhamid’in ölümünden sonra bir taht krizi yaşansaydı ve zorunlu olarak bir kadın sultan başa geçseydi Osmanlı’nın kaderi nasıl değişirdi sorusunu soruyor. Tabii böylece İstanbul’un, bir imparatorluk başkentinin kaderi nasıl değişirdi sorusu da dolaylı olarak sorulmuş oluyor. Kitabın konusu gibi dili de oldukça deneysel ve yenilikçi, bu bakımdan kitap keyifli bir okuma deneyimi sunuyor. Farklı bir İstanbul anlatısı okumak isteyenler için bu kitap eşsiz olacaktır.

    Berci Kristin Çöp Masalları
    Latife Tekin

    Bu kitapta İstanbul, bildiğimiz İstanbul olarak geçmese de Latife Tekin’in kurguladığı Çiçektepe İstanbul’un ilk gecekondu yerleşkelerinden esinlenerek yazılmış. “Geniş çöp sahaları ile sanayi bölgesi arasında kurulan bir gecekondu semtinin hikâyesi” olarak anlatılan bu roman, İstanbul’da gündelik olarak karşılaştığımız arada kalmış bir yaşamın hikayesini zaman zaman masalsılaştırarak anlatıyor. Bu anlamda kitap belki de listede sıraladığımız diğer kitaplardan çok farklı bir İstanbul anlatısı sunmasıyla ön plana çıkıyor.

  • Altı Üstü Kitap 4 Yaşında!

    Altı Üstü Kitap 4 Yaşında!

    Merhaba!

    Altı Üstü Kitap yayın yaşamına dört yıl önce bugün başladı. Dördüncü yaşımızı bitirdik, beşinci yılımızdayız! Bu yaşımızı daha önce yaptığımız değerlendirme canlı yayınları yerine bir duyuru metniyle kutlamak istedik.

    Bir okur girişimi olarak nitelediğimiz, amatör bir ruhla kitaplar üzerine konuştuğumuz, yazdığımız, sohbet ettiğimiz bu platformda üretmeyi dört yıl boyunca sürdürdük. Bu dört yıl içinde sizinle onlarca kitap incelemesi, dosya, söyleşi ve liste paylaştık. YouTube kanalımızda kitap kulübü yayınları yaptık. Okurlarımızdan gelen yazılara yer verdik.

    2020’de bir podcast olarak başladığımız yolculuğumuzu 2022’den beri yazılı bir platform olarak sürdürüyoruz. 2025’in bizim için bundan daha keyifli, daha üretken geçmesini ummuştuk. Ancak 2025’i ülkemizde ve dünyada pek çok açıdan bir kriz yılı olarak yaşadık. Büyük siyasi, toplumsal bunalımlarla karşı karşıya kaldık. Ülkemizin geleceği için bizi kaygılandıran ciddi gelişmelere tanık olmakla kalmadık, sanat, edebiyat ve kültür yaşamımız da türlü baskılara maruz kaldı. Bu katmanlı kriz ortamı yılın ilk yarısında istediğimiz tempoda çalışmamızı engellese de yılın ikinci yarısında yeniden incelemeler, söyleşiler ve dosyalarla karşınızdaydık.

    Buna karşın, ‘kuzen projemiz’ dediğimiz Altı Üstü Tarih yıl boyunca etkindi. Tarih ve siyaset bilimi alanında yayın yapmayı sürdürdü, ülkemizin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal krize ilişkin konuşulan, uzmanlara mikrofon uzatılan bir mecra oldu.

    Şimdi hem yeni bir yıla, hem de yeni yaşımıza girdik. 2026’da Altı Üstü Kitap’ta daha çok üretmeyi, beşinci yaşımızı kapatırken daha çok kişiyle daha derinlikli sohbetler etmiş, daha çok ve daha güzel kitaplar konuşmuş olmayı hedefliyoruz.

    2026’da yayınevleriyle, yazarlar ve yayın emekçileriyle söyleşiler yapmaya, kitap incelemeleri, özel dosyalar, yeni listeler hazırlamaya devam edeceğiz. 2026’da aynı zamanda Altı Üstü Kitap ve Altı Üstü Tarih arasında daha sıkı bir eşgüdüm yakalayarak ortak yayınlarımızı artırmaya, Altı Üstü Tarih’in yayın politikası kapsamında yeni ve ortak projeler geliştirmeye odaklanacağız.

    Zor günlerden geçtiğimizi, belki daha zor günler geçireceğimizi biliyoruz. Birbirimize, kitaplara, edebiyata, kültüre ve sanata tutunarak daha güzel günlere ulaşacağız. Edebiyata, sanata, topluma geri adım attırmaya çalışan bir düzene mahkum değiliz. Bize yalnız yokluğu, yoksulluğu, gericiliği, karanlığı layık görenlere karşı edebiyatla, sanatla, tarihle ses yükselteceğiz. Üreterek, düşünerek, konuşarak, dayanışarak, hep birlikte ilerleyeceğiz.

    Birlikte nice yıllara!

  • 2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / Can Güçlü

    2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / Can Güçlü

    2024’ün okuma muhasebesini yaparken daha çok kurgu ve daha iyi edebiyat okumak istediğimden söz etmiştim. 2025 hiçbir açıdan daha iyi bir yıl olmadığı gibi, 2024’ten daha iyi bir okuma yılıydı demem de zor kişisel olarak. Türkiye kendini -bana kalırsa varoluşsal- bir demokrasi mücadelesinin içinde buldu. Büyük toplumsal şoklar ve travmalar yaşadık. Zor günlerden geçtik ve geçiyoruz. Tünelin ucunda bir ışık görünüyor, ama yolumuz uzun. Bunlara ek olarak birkaç ay içinde iki kez ülke değiştirdim ve birkaç ay içinde sanırım üç kez ev taşımış oldum. Akademik işleri, başka pek çok işi ve Altı Üstü Tarih’te tutturmayı başardığımız yayın düzenini de düşünecek olursak, 2025 umduğum gibi yoğun okuyabildiğim bir yıl olmadı. Çok iyi kurgudışı kitaplar okudum, bunlara belki Altı Üstü Tarih’te değiniriz. Ancak bende iz bırakan, güçlü yazınsal yapıtlar da okudum. 2025’in doğasına uygun olarak üçüncü kitabımı -kurgudışı diyemeyeceksem de- roman ya da öykü olmayan bir kitap olarak belirledim. O kitabı bu listeye almasam haksızlık olacaktı. 2026’nın her alanda iyileşme getiremiyorsa bile rahatlama ve denge getirmesini umalım, güzel günler için mücadele etmekten asla caymayalım, edebiyattan ilham, mutluluk ve güç alalım.

    The Elements – John Boyne

    John Boyne tartışmalı, fakat çokça da beğenilen ünlü bir yazar. The Elements’ı buraya almak bir bakıma hile yapmak sayılır, çünkü ben bu kitabı oluşturan dört kısa romanı ayrı ayrı okudum. Bu romanlar sonradan tek bir kitap olarak birleştirildi ve bu yıl içinde yayınlandı. Her bir kısa roman bir element motifi üzerinden gelişiyor. Su, Toprak, Ateş ve son olarak da Hava. Örneğin Water İrlanda’nın sapa ve neredeyse ıssız bir adasında geçiyor, Air ise büyük oranda uçakta. Toprak ve Ateş’te işler biraz daha karışık. Bunlar birbiriyle türlü açılardan bağlantılı, ancak kendi ayakları üzerinde duran kitaplar. Sonuncu kitap diğer üçüne de kapsamlı göndermelerde bulunuyor ve öyküyü toparlıyor. Tümü türlü insan manzaraları üzerine kurulu, ancak kitabın kilit noktasının cinsel suçlar olduğunu belirteyim. Tüm öyküler cinsel suçlar üzerinden gelişiyor, neredeyse tüm çatışmalar da bunun üzerine kurulu. Hem hevesle, yer yer duygulanarak, yer yer gerçekten dehşete düşerek, hızla okuduğum bir kitap oldu The Elements. İlk kitaplar Türkçeye kazandırılmıştı, tam metin de ya çevrilmiştir, ya da çevrilecektir. Göz atmak isteyebilirsiniz.

    King of Ashes – S.A. Cosby

    Bazı yazarların, hele ki her yıl kitap çıkarmıyorlarsa, yeni kitaplarının o yılın en beğenilenler listelerinde olacağı baştan belli oluyor. S.A. Cosby benim için böyle bir yazar. Daha önce bir kitabını burada incelemiştim. Zorunluluktan okuduğum kitaplar, bir yığın kurgudışı ve tarih kitabı arasında bu yıl birçok suç romanı okudum. Bir tanesi bile King of Ashes’ın yanına yaklaşamadı. Gerçi Michael Connelly’nin The Proving Ground’u epey başarılı, ama duygusal etki bakımından Cosby’yi ayrı bir yere koymak gerekiyor. Bu yıl tek suç romanı okuyacaksanız, ki bence eksik kalmış olursunuz ama, eğer illaki tek suç romanı okuyacaksanız, King of Ashes’ı okuyun.

    22 Metrekare Gökyüzü: Silivri Günlükleri – Buğra Gökce

    Günlük yazınsal bir tür değil mi? Böylece sevgili Buğra Gökce’nin Silivri günlüklerini bu listeye alarak Altı Üstü Kitap’ta ağırlıklı olarak yazınsal yapıtlardan söz etme ilkemden ödün vermiş olmuyorum. Buğra Gökce, Ekrem İmamoğlu’nun beyin takımının neredeyse tümü gibi 19 Mart sonrasında gözaltına alınan ve tutuklanan isimlerden biri. 22 Metrekare Gökyüzü yalnızca başarılı bir bürokratın değil, iyi bir entelektüelin, yurtsever bir aydının hapis yaşamıyla, 19 Mart süreciyle ve Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı yeni otoriter sıçramayla nasıl baş ettiğini, hapiste yaşamın nasıl aktığını, içeridekilerin her gün, her dakika, her an nasıl mücadele ettiğini ve bizim için çalışmayı sürdürdüğünü hem başarılı, hem de gerçekten keyifle okunabilecek biçimde gözler önüne seriyor. Üzücü, kahredici kesitler var. Ama kararlılık, mücadele, yaşam sevinci ve Cumhuriyet’in er geç gelecek zaferine inanç ağır basıyor. 2025 de işte tam böyle bir yıldı, Buğra Gökce’nin günlükleri bu listenin belki en anlamlı parçası oluyor böylece.

  • 2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / Özge İpek Esen

    2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / Özge İpek Esen

    Yılın kitaplar açısından muhasebesini yaptığımız zamanı geldi yine. Bu yıl için kendime bir okuma hedefi belirlemiştim: 52 kitap. Şu âna kadar 48 kitap okumuşum. 2025 başında bu sayıyı tutturamayacağımı düşünmemiştim ancak yeterlik sınavı, tez önerisi gibi meşakkatli süreçlerde okumalarım genelde makalelere yöneliyor ya da kitapları taramak şeklinde ilerliyor. Bunu düşününce 48 kitapta kalmış olmayı bir hayal kırıklığı gibi karşılama haksızlığını yapmak istemiyorum kendime. 2025 kitaplarına baktığımda ağırlığın kurgudışında olduğunu gördüm, bahsettiğim nedenlerden ötürü bunu normal karşılıyorum. Ancak daha fazla roman okuyabilirdim demekten de alıkoyamıyorum kendimi, 2026 daha fazla öykü ve roman okuduğum bir yıl olur umarım.

    Ferdydurke – Witold Gombrowicz

    Polonyalı yazar Gombrowicz’in 1937’de yayınlanan bu romanı benim için bu yıl okuduğum en iyi kitap olabilir. Normalde seçtiğim üç kitap içinde bir sıralama yapmıyorum ama bu kitabı ne kadar beğendiğimi ancak böyle ifade edebilirim gibi. Pek çok insan, mezun olduktan yıllar sonra bile okula dönüp sınavlara girdiği kâbuslar görür. Ergenlik yıllarının sancılarıyla okulun denetleyici bir kurum olarak baskısını karın ağrısı içinde hatırladığımız kâbuslardır. İşte, Ferdydurke de yetişkin bir adamın lise öğrencisine dönüşmesini ironi ve mizahla karışık biçimde ele alırken yetişkinliğin nasıl da bir kurgu olduğunu gözler önüne seriyor.

    Benim Durumumdaki Erkekler – Per Petterson

    Yavaş yavaş Per Petterson külliyatını bitiriyorum. Açıkçası Petterson’ın en sevdiğim kitabı olduğunu söyleyemeyeceğim ama yani Petterson’dır yine de, listeye girmek için başlı başına yeterli bir ölçüttür. Lanet Olsun Zaman Nehrine kitabından tanıdığımız Arvid Jansen’in karısıyla boşandıktan sonra yalnız gezintilere çıkarak anlam bulmaya çalıştığı biraz “hovarda” yaşamının tanıklığını yapıyoruz. Her ne kadar adı Benim Durumumdaki Erkekler olsa da bir erkeklik övgüsüyle karşılaşmadığımızı da söyleyeyim.

    Gençlik Düşü – Ayhan Geçgin

    Metis Yayınları’ndan çıkan bu kitap için yayınevi kurucularından Müge Sökmen, Ayhan Geçgin edebiyatına girmenin ne kadar zor olduğundan, onun edebiyatını herkesin beğenemeyeceğinden bahsediyordu bir konuşmasında. Doğrudur, yazar Gençlik Düşü’nde de okurundan özen ve dikkat talep ediyor ve ancak bu bedelden sonra kitapla bağ kurmanıza izin veriyor. Ana karakterin yazar olma, yaratma sancısına odaklanan kitap daha çok düşünceler, izlenimler üzerine kurulu. Yaşadığımız felaketlerin peşinden sürekli bize kalan içe dönme duygusu olur çoğu zaman. Ancak bu roman karakterin ağzından bana şunu soruyordu: “O pek kıymetli içinde neler var ki?”  Pek kıymetli içimizdir belki de felaketlere neden olan.

  • 2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / İlkin Şilan

    2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / İlkin Şilan

    Benim için 2025, ikinci yarısında ardı ardına çok iyi kitaplarla karşılaştığım bir yıl oldu. Bu güzel karşılaşmalar okuma motivasyonumu oldukça artırdı ve yılın ikinci yarısında daha çok okumamı sağladı. O nedenle 2025’i bir okuma yılı olarak ben şahsen keyifli hatırlayacağım.

    Bu seçtiğim üç kitap üç farklı şehirde, kitapçıları hedefsiz bir şekilde gezerken karşıma çıktı. Henry Henry ile Londra’daki Bookbar’da, The Anthropologist ile Edinburgh’daki Rare Birds isimli, sadece kadın yazarların kitaplarını satan kitapçıda, The Comforters ile İstanbul’daki çok sevdiğim kitapçılardan Homer Kitabevi’nde karşılaştım. Üçü bir araya gelip ilginç ama beni yansıtan bir seçki oluşturdular.

    Henry Henry – Allen Bratton

    Henry Henry okudukça beni içine çeken bir kitap oldu. Bu kitabın seveni de çok, nefret edeni de. Bu nedenle eğer bu kitabı okursanız, sizin de gri bölgede kalmayacağınızı düşünüyorum. Ben yazarın dilini, oldukça sorunlu ana karakteri Hal’i ve kitabın insan ilişkilerine (güzelliğine olduğu kadar çarpıklığına da) yaklaşımını çok sevdim. Bir grup karakterin hayatına bir gün sabaha doğru girip, onlarla yaklaşık bir yılı birlikte yaşayıp, yağmurlu başka bir günde onları kendi hallerine bırakıp, kapıyı kapatıp çıkmışım gibi hissediyorum. Allen Bratton’ın okuru bu kadar içine alan bir dünya yaratmış olması, özellikle bir ilk roman için bence büyük bir başarı. O nedenle bu kitabı daha okurken 2025 listeme alacağımı anlamıştım.

    The Anthropologists – Ayşegül Savaş

    Obama’nın da listesine giren bu kitap Asya ve Manu isimli, ikisi de Fransız olmayan ancak Fransa’da yaşayan, orada birlikte hayat kurmaya çalışan bir çiftin ev almaya karar vermesi çerçevesinde şekillenen, kısa ama çok etkileyici bir kitap. Asya’nın bakış açısından yazılan bu kitap büyümeyi, yaşlanmayı, ait olmayı, yabancı olmayı, kendin olmayı, biriyle bir hayat kurmayı, yetişkin olarak arkadaşlıklar kurmayı, bir şeyleri geride bırakabilmeyi yalın ama çok vurucu bir dille anlatıyor. Yirmilerinin sonu, otuzlarının başındaki kişileri daha çok etkileyeceğine inandığım bu kitabı yaştan bağımsız herkese öneriyorum. Benim Ayşegül Savaş’la ilk tanışmam bu kitap sayesinde oldu ve sanırım diğer tüm kitaplarını da 2026 içerisinde okurum, bir bakarsınız 2026 listesinde de başka bir kitabı yer alır. 🙂

    The Comforters – Muriel Spark

    Benim yeni keşfettiğim çok ünlü yazarlardan biri de Muriel Spark oldu. İskoç yazarın bu kitabı listemdeki üç kitaptan konu olarak en ilginci ve benim zevkime belki de en harfi harfine uyanıydı. Kitap, kendisinin bir kitap karakteri olduğunu fark eden Caroline Rose’un, biraz alıngan olduğunu söylemenin yanlış olmayacağı anlatıcının, Caroline’ın oldukça ilginç eski sevgilisi Laurence’ın ve Laurence’ın onun kadar ilginç ailesinin çevresinde şekilleniyor. Ancak kitabın en can alıcı tarafı bana sorarsanız Caroline ile anlatıcının kitap boyu süren çekişmesinden geliyor. Tahmin edersiniz ki özgür iradenizin olmadığını, yaşanan birçok şeyin kitaplarda olması gereken şeyler olduğu için yaşandığını ve sizin üzerinizde (size zarar da verebilecek) bir güç olduğunu fark etmenin etkisi öyle kolay sindirilemiyor. Bu kitabı okurken hem çok güldüm hem de çok etkilendim, listeme almamam haksızlık olurdu.

  • 2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / Şule Tüzül

    2025’te Okuduğum En İyi Üç Kitap / Şule Tüzül

    Hüznün Fiziği – Georgi Gospodinov
    Çevirmen: Hasine Şen Karadeniz

    Ne şanslıyım ki bu yıl çok sayıda iyi kitap okudum. Bu nedenle aralarından en iyi üçünü seçmek zor. Ama birinciliği rahatlıkla Georgi Gospodinov’un Hüznün Fiziği adlı romanına verebilirim. Daha önce Zaman Sığınağı’nı okumuş ve çok sevmiştim. Bu yıl Hüznün Fiziği, Bahçıvan ve Ölüm ve Doğal Roman’ı okudum. Her romanı farklı nedenlerle şahane ama Hüznün Fiziği gerçekten bir başyapıt. Koca bir roman hüznü anlatıyor. Üstelik bir dil ustasından dinliyoruz hüznün her halinin hikâyesini. Hüznün Fiziği, kelimenin tam anlamıyla her telden çalıyor. Gospodinov, bireysel ve toplumsal yaşamında, dünyada olup bitenlere dair kafasına takılan ne varsa romanına koymuş. Büyük meseleler ve büyük olaylar değil bunlar, küçük ve sıradan şeyleri anlatan hikâyeler. Yaşamın sırrının da bu küçük ve sıradan şeylerde olduğunu söylüyor. Gospodinov her romanında doğa ve hayvanlara yapılanlarla yüzleştiriyor okurunu. İnsanın karanlığı ve içinden çıkamadığı çelişkileri de farklı açılardan gündemine alıyor. En çok üzerinde durduğu meselelerden biri zaman. Labirent bir roman; hikâyeden hikâyeye bir labirentin içinde yürüyor gibi geçiyoruz, hüznün her halinin içinden geçiyoruz.

    İşin Aslı, Judit ve Sonrası – Sandor Marai
    Çevirmen: Esen Tezel

    Bu yıl ilk defa Sandor Marai okudum ve vuruldum diyebilirim. İşin Aslı Judit ve Sonrası büyüledi beni. Hemen ardından Mumlar Sonuna Kadar Yanar ve Eszter’in Mirası’nı okudum. Sandor Marai, 1900 yılında dönemin Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nda doğmuş. Marai’nin ömrü, sadece iki büyük dünya savaşına değil, ülkesindeki iş savaşlara, işgallere, hem faşist hem komünist rejimlerin baskısına tanık olmakla ve tüm bunların ağırlığına dayanmakla geçiyor. Ömrü, savaşlar nedeniyle Avrupa’nın farklı şehirlerinde geçiyor ve sonunda Amerika’ya göç ediyor. 1989’daki hazin ölümüne kadar “Benim vatanım anadilimdir,” dediği üzere Macarca yazmaktan vazgeçmiyor. Ancak ölümünden sonra tanınmaya başlıyor. Roman onun hayatından izler taşıyor. Biyografik bir roman değil, ama savaşlar ve her anlamda büyük kayıplarla ömrünü geçiren bir insanın sesi ve duygusu nasıl olabilirse o ses ve duygu hâkim İşin Aslı, Judit ve Sonrası‘na. Ana meselesi sınıf çatışması. Burjuvazi, küçük burjuvazi ve proletaryanın bitmeyen mücadelesi. Sandor Marai bu çatışmayı karşılıksız aşklarla birbirine bağlanan üç karakterin hayatları üzerinden anlatırken, eleştirmekten ziyade olabildiğince tarafsız bir gözle her sınıfı anlamaya yönelik bir yol haritası üzerinden ilerliyor. O kadar ustaca kurgulanmış bir harita ki bu; sadece sınıf çatışmasının değil, insan doğasının çaresizliğinin ve sonu olmayan var olma çabasının, insan doğasındaki tekinsizliğin, yaşamın mucizelerinin ve dehşetinin, savaşın, dostluğun ve aşkın romanı da diyebiliriz İşin Aslı, Judit ve Sonrası için. Romanın bir yerinde kahramanına şunu söyletiyor Marai: “Edebiyat sanattan fazlasıdır, bir cevap ve etik duruştur.” Bu cevabı tüm yaşamıyla veriyor Sandor Marai.

    Doğa Yürüyüşleri – Oylum Yılmaz

    Oylum Yılmaz’ın bu yıl yayınlanan deneme kitabı Doğa Yürüyüşleri edebiyat dünyamızın en önemli kazanımlarından biri oldu bence. Çağdaş Türk Edebiyatının önemli isimlerinden Oylum Yılmaz’ın dördüncü kitabı Doğa Yürüyüşleri. Dokuz denemeden oluşuyor. Oylum’la beş yıldır sürdürdüğümüz Kulturalitera Kitap Kulübü nedeniyle onun yazar kimliğini oluşturan birikimine ve yaşamdaki duruşuna tanık olma fırsatı bulduğum için çok şanslı hissediyorum kendimi. Bu nedenle 2012 yılında yayınlanan Cadı, 2017’de yayınlanan ve Duygu Asena Roman Ödülü’ne layık görülen Gerçek Hayat ve 2023’de yayınlanan Ağaçların Rüyası romanlarının her birinin bende ayrı bir yeri var. Doğa Yürüyüşleri, 134 sayfalık ince bir kitap olmasına rağmen elliden fazla eser ve kırktan fazla yazarı konuk ediyor. Kitabın yaslandığı doğa, romantize ve estetize edilmiş bir doğa değil, aksine vahşi, insanı gerçekle ve kendisiyle güçlü bir çarpma hissi ile karşı karşıya getiren, hayatta kalmak için çabalamaya zorlayan, güzelliğiyle hemhal olabilmek için emek vermenizi, kurallarına uymanızı talep eden ama hiçbir şey vaat etmeyen bir doğa. Aslolanın bu doğa olduğunu ve edebiyatın da ancak böyle bir doğa üzerinden inşa edilebileceğini harika biçimde anlatan bir kılavuz Doğa Yürüyüşleri. İnsan doğasının hakikati ile yüzleşmeye çağırıyor hepimizi. Yüzyıllar önce doğayla bağını dönülmez biçimde koparan, bu nedenle kendi doğasına da ihanet eden insanın kötülüğüyle, erkek egemen zihniyetin ve iktidarların doğa ve kadının üzerine basarak, ötekileştirerek, yok sayarak kurduğu düzenle yüzleşmeye çağırıyor hepimizi. Tüm bunları içeren edebiyatın nasıl kapsayıcı bir dünya sunduğunu anlatıyor. Edebiyat nasıl ki okur için ilaç, iyileştirici, terapi değilse, yazar için de olamaz, diyor Yılmaz: “Çünkü hayal edilenin aksine, toplumun insan kalbinde açtığı hiçbir yaraya pansuman olmaz edebiyat. Yazdıkça daha çok kanatır, delilleri karartır.” Başka bir yerde ise şunları söylüyor: “Aklımda, daha doğrusu yüreğimde beni ormana, beni Büyükada’nın kızıl çam ormanlarına, beni hikâyelere çağıran bir fısıltıyla yaşıyorum hep. Hiç susmuyor. Ancak yazarken o fısıltıya cevap verebiliyorum.”

    Şule Tüzül’ün “2025’in benim için öne çıkan kitapları” videosu için tıklayın!

  • Jane Austen’ın 250. yaşını evinde kutluyoruz: Gezimden notlar

    Jane Austen’ın 250. yaşını evinde kutluyoruz: Gezimden notlar

    İlkin Şilan

    Eğer Londra’daysanız ve günübirlik bir gezi planlıyorsanız Cambridge veya Oxford ilk seçenekler olarak karşınıza çıkacaktır. Ancak benim gibi şu an Jane Austen’ın karakterleriyle süslenmiş bir kahve kupasında 3’ü 1 arada içerek (evet 3’ü 1 arada içiyorum) Jane Austen’ın mektuplarını okuyorsanız (ne tesadüf!), Waterloo İstasyonu’ndan trene binerek Alton isimli küçük bir kasabaya ulaşabilirsiniz. Buradan yapacağınız 5-10 dakikalık bir otobüs yolculuğu sonrasında Jane Austen’ın son 3 kitabını yazdığı, yaşadığı ve ne yazık ki trajik bir şekilde hastalandığı o evi ziyaret edebilirsiniz.

    Jane Austen edebiyat tarihinin en çok konuşulan yazarlarından biri olabilir. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de oldukça fazla. Hatta kendi okurları arasında bile kitapları bir tartışma konusu. Ancak ne olursa olsun edebiyatta yarattığı etki tartışılamaz. Onun hakkında yazılmış on yazıdan yedisinde “hiç evlenmediği halde aşka ve evliliğe dair romanlar yazdığı” gibi bir yorum okuyabilirsiniz. Oysa Austen’ın romanlarını buna indirgemek bana fazlasıyla saçma geliyor. Jane Austen tabi ki karakterlerinin aşkı buldukları hikayeler yazdı. Fakat aynı zamanda arkadaşlıklar, sınıf ilişkileri, aile bağları, kadın olmak, insan olmak üzerine de yazdı. Kadınlardan sadece “iyi evlilikler” yapmalarının beklendiği, yazar olmalarını bırakın biraz fazla zeki, eğitimli ve meraklı olmanın “iyi evlilik” yapma ihtimalini oldukça azalttığı bir dönemde, her kitabında yaşadığı toplumun eleştirisini yapacak kadar cesur hikayeler yarattı. Aşk ve Gurur’un (ki aslında direkt çevirisi Gurur ve Önyargı’dır) ilk cümlesi bana göre edebiyatta hicvin en güzel örneklerinden biridir:

    It is a truth universally acknowledged, that a single man in possession of a good fortune, must be in want of a wife. (Hali vakti yerinde olan her bekâr erkeğin mutlaka bir eş arayışının olduğu evrensel olarak kabul edilmiş bir gerçektir.)

    Jane Austen benim hayatımda oldukça önemli bir yazar. Sadece kitap okumayı sevme sürecimde değil aynı zamanda İngilizceyi öğrenme sürecimde de kitapları hep yanımda oldu. Bu nedenle, doğumunun da 250. yılı şerefine kendisinin evini ziyaret etmek için plan yaptım. Bu noktadan sonra okuyacaklarınızın çok yüksek seviye “fangirl”lük (evin bahçesinde otururken duygulanıp ağlama seviyesinde “fangirl”lükten bahsediyorum) içereceği konusunda sizi şimdiden uyarmak istiyorum. 

    Evi ilk gördüğümde ne kadar güzel bir ev olduğunu düşündüm ancak dönemine göre değerlendirildiğinde aslında çok şaşalı bir ev olmadığını öğrendim. Jane Austen, annesi ve kardeşi Cassandra buraya, çok zengin uzak bir akrabaları tarafından genç yaşta evlat edinilmiş kardeşleri Edward tarafından getirilmiş. Edward dul kalmış annesi ve evlenmemiş kız kardeşlerinin hayatlarının kalanını rahat bir şekilde geçirmeye devam edebilmeleri için onlara bu evi vermiş.

    Bu evde dönemine göre sıradan bir hayat yaşadıklarını biliyoruz. Jane Austen’a kız kardeşi ve annesi çok fazla ev işi yaptırmazmış, bu nedenle Jane evdeki birkaç işini hallettikten sonra hem romanlarını hem de mektuplarını yazarmış. Bir romanı tamamlaması uzun zaman alırmış. Oturma odasında akşamları ailesine ve yakınlarına bazı bölümleri okuyarak tepkilerine göre hikayelerini gözden geçirir ve birçok taslak çıkarırmış. Aynı zamanda küçük bir yerde yaşadıkları halde bu üç kadının aralıklarla arkadaşlarını ve akrabalarını ağırladıklarını, sohbet ettiklerini, dans ettiklerini ve oyun oynadıklarını da biliyoruz. Sabahları kahvaltıdan önce Jane piyano çalarmış. Alton’ın merkezine ve erkek kardeşinin oldukça yakındaki evine yürüyüşler yaparmış. Tutumlu bir hayat yaşadıkları için eserlerini yazdığı mürekkepten yediklerine ve giydiklerine kadar her şeyi kız kardeşi ve annesiyle birlikte evde ürettikleri de söyleniyor.

    Jane Austen bu evde yaşadığı süreçte Mansfield Park, Emma ve İkna kitaplarını yazmış. Ölmeden önce yazdığı ancak yarım kalan bir kitabı daha var. Aşk ve Gurur’un yanı sıra Akıl ve Tutku’nun da basıldığını bu evde görmüş. Bu kitaplarının yayınlanma sürecinde bir diğer kardeşi Henry ona destek olmuş ancak profesyonel bir yazar olarak kendi kitaplarının yayınlanma sürecinde oldukça aktif bir rol alırmış.  

    Jane Austen’ın kitaplarının hiçbirinin kendi ismiyle yayınladığını görmediğini üzülerek öğrendim. Döneminde bir kadının yazar olması hiç yakışık bir şey olarak görülmediğinden ilk kitabı “bir Leydi tarafından” ifadesiyle basılmış. Aynı zamanda Jane Austen’ın bulunduğu toplumu, özellikle varlıklı sınıfı (ki kardeşi Edward da bunların arasındaydı) sıklıkla eleştirmesi ve kendi tanıdığı kişilerden esinlendiği karakterler yaratması da anonim kalmasını neredeyse zorunlu kılmış.

    Austen’ın oldukça muzip ve keskin bir dili olduğu onu tanıyanlar kadar eserlerini okuyan kişiler tarafından da sürekli dile getiriliyor. Öyle ki ölümünden sonra kardeşi Cassandra mektupların bir kısmını yok etmiş. Bunun sebebinin Jane ile mektuplaşmalarında yakınları ve hayatları hakkında yaptıkları yorumları gizli tutmayı tercih etmesi olduğu düşünülüyor. 

    Jane bu evde bir süre yaşasa da bu evde ölmemiş. Hastalığının ilerlemesiyle birlikte ölümden bir süre önce Cassandra ile birlikte Winchester’a yerleşmişler. Ancak Winchester’da uzun bir süre geçiremeden Jane Austen vasiyetinde her şeyi kız kardeşine bırakarak hayatını kaybetmiş. Cassandra ise bu eve dönerek bu evde kızlar için bir okul işletmiş ve ölene kadar bu evde yaşamaya devam etmiş.

    Jane Austen’dan geriye 6 roman, gençliğinde yazdığı hikayeler, taslaklar, mektuplar kaldı. Bunların birçoğuna kolayca ulaşmak mümkün. Ancak ulaşamadığımız tek bir şey var, o da Austen’ın sureti. Sadece kardeşi Cassandra’nın Jane Austen hayattayken çizdiği bir iki taslakta suretini görebiliyoruz. Ancak mevcutta 10 pound’un da üzerinde bulunan Jane Austen çizimi, araştırmaların gösterdiği kadarıyla gerçeği pek de yansıtmıyor. Cassandra’nın bir taslak çiziminden esinlenilerek hazırlanan bu resim okurların talep etmesi sonucunda Jane Austen’ın ölümünden sonra yaratılmış ve kitaplarına eşlik etmeye başlamış. Bugün bile Jane Austen’ın tam olarak nasıl göründüğünü ancak onu tanıyanların anlatılarından biraz biraz hayal edebiliyoruz.

    Eğer Jane Austen’ın evine uğrarsanız kısa bir yürüyüşle kardeşi Edward’ın evini de gezmenizi öneririm. Jane Austen’ın da büyük ihtimalle yürüdüğü, oldukça büyüleyici bir yoldan bu kocaman malikaneye ulaşıyorsunuz. Bu evin içerisi de ziyaretçilere açık, Jane’in de aralıklarla bu eve geldiğini biliyoruz. Bana göre en büyüleyici kısmı bahçesi ve bahçesinden görebildiğiniz İngiliz kırsalının sade ama etkileyici manzarası oldu. Sakin bir günde giderseniz bütün ev size kalmışçasına bir sessizlikte bu manzaranın tadını çıkarma fırsatınız olacaktır. 

    Jane Austen’ın evinden ona ait bir kitap almadan ayrılmak istemedim. Benim seçtiğim kitabı gençlik yazılarını da içeren Love and Freindship – and Other Youthful Writings’di. Bu kitabın kapağındaki Freindship kelimesi yazarın yazdığı şekilde bırakılmış. Bunun sebebi olarak (benim bulabildiğim kadarıyla) Austen’ın döneminde dil bilgisi ve yazım kurallarının daha esnek olmasının yanı sıra Jane Austen’ın kelimelerle bir nevi “oynamayı” sevmesi, kelimelerin farklı yazılışlarını sıklıkla kullanması gösteriliyor. Bir dönem yazarın eserlerindeki bu tür yazım varyasyonları düzeltilerek basılmış olsa da son zamanlarda orijinaline sadık kalınmış basımlar yapılıyor. Ben böylesinin yazarla okur arasındaki samimiyeti artırmak açısından daha iyi olduğunu düşünenlerdenim.

    Benim için etkileyici, duygusal ve kesinlikle tekrarlamak istediğim bir gezi oldu. Jane Austen Winchester’da gömüldüğü için mezarını ziyaret etme şansım olmadı ancak evinin bahçesinde, bir zamanlar gezdiği, düşündüğü, mutlu olduğu, yazdığı bir yerde oturmak ve onu anmak beni çok sevdiğim bir yazara daha da yakınlaştırdı. Artık kitaplarını okurken bu kitapların yazıldığı anları düşünmeden edemiyorum. Eğer bir Jane Austen hayranıysanız bu gezi sizin okur olarak deneyiminizi değiştirecek, garantisini verebilirim.

    Not: Eğer yakın zamanda gidip gezme imkanınız yoksa, buradaki kısa videoyu keyifle izleyeceğinizi düşünüyorum.

  • Katlanılmaz olanın ötesinde: Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor

    Katlanılmaz olanın ötesinde: Sonsuza Dek Sürüyor, Derken Bitiyor

    Şule Tüzül

    Kaybetmeye dayanamayacağımız kadar çok sevdiğimiz birini ya da bir şeyi kaybettiğimizde hissettiğimiz acı ve keder tarifsizdir. Keşke hiç yaşamasak böyle kayıplar. Ama hayat… Kayıpla birlikte bir yanımız ölür, kayboluruz, bir parçamızı sonsuza kadar yitiririz. Bu ancak yaşanabilir bir şey, sadece yaşayan bilir denen cinsten, anlatılabilir bir şey değil. Peki edebiyat bu ölmeden ölme halini anlatabilir mi, ne kadarını anlatabilir?

    Sanatın farklı alanlarında eserler üreten sanatçı, yazar ve yayıncı Anne de Marcken’in ülkemizde Mart 2025’te Metis Yayınları tarafından yayınlanan romanı Sonsuza Dek Sürüyor Derken Bitiyor, o yaşamla ölüm arasında kalınan tarifsiz kederin coğrafyasını anlatıyor. Roman, birçok ödülün yanı sıra Ursula K. Le Guin Kurgu Ödülü’ne layık görülmüş. Marcken, yaşam ve ölüm arasında bir ara dünya yaratmış. Bir araf. Bir kayıp sonrası içinden çıkılamaz bu duygu ve acının var olabileceği tek yer. O arafta nelerin olabileceğini yazını ile deneyimliyor. Yas ve kederin dili nasıl olurun deneysel bir çalışmasını sunuyor okuruna.

    Adını bilmediğimiz ana kahramanımız, daha romanın başında sol kolunun koptuğunu söylüyor. Asıl kaybının ise, doğrudan söylemese de aşkı, hayat arkadaşı olduğunu anlıyoruz söylediklerinden. Bu öyle bir kayıp ve öyle büyük bir acı ki, bir uzvunu, örneğin sol kolunu kaybetmekten farkı yok. Ki roman ilerlerken hem ana kahramanımız ve anlatıcımız hem de diğer karakterler uzuvlarını kaybediyorlar. Kendimizi bir zombi hikâyesinin içinde buluveriyoruz. Ana kahramanımız, ben anlatıcı, kaybettiği kişiye söylüyor her şeyi, kaybına yazdığı bir mektup ya da onun için yazdığı bir günlük gibi. Kahramanımızın sol kolu öylece kopuveriyor, sevdiğini kaybetmenin acısı öyle büyük ki bir sol kolun kopuvermesinin hiçbir acısı, hiçbir önemi yok. Hayat o sol kol olmadan da devam ediyor. Ancak bir zombinin hayatını sürdürebildiği bir araftayız çünkü. Ama bu bir korku romanı değil. Acı ve kederin insan bedenine ve ruhuna yaptığı tüm duygusal iniş çıkışları edebiyatın gücüyle anlatan bir zombi hikâyesi. Ana temaları kimlik, bellek, varoluş, yaşam, ölüm, yas, acı ve keder olan bir zombi hikâyesi.

    Romanın başında kahramanımız bir otelde olduğunu söylüyor. Ancak anlattıklarından burası bir bakımevi ya da rehabilitasyon merkezi de olabilir. Çünkü onunla birlikte otelde kalan diğer insanlar da onun gibi ağır kayıplarla, kayıp sonrası travmalarla ve acılarla yaşıyorlar. Onları buluşturan ve kısa sürede dost olmalarını sağlayan da bu ortak acı ve travmalar.

    “Buraya hepimiz aynı yerden geldik. (…) Buraya hayattan geldik. İç karartıcı ve amaçsız bir dünyadan, belirsizliğin ve kendini kandırmanın dünyasından, merhamet kılığındaki şiddetin, düzen maskesi altında gizlenen açgözlülüğün dünyasından. Rütbelerin, sınıfların ve ırkların dünyası. Hayat. Korkunun tükettiği bir dünya. Tek avuntusu tanrı ve bilim fantezileri olan korkunç bir dünya. Hayat. O dünyayı reddediyoruz. Hayatı reddediyoruz. Adaletsizliklerine sırtımızı dönüyoruz. Bayağılıklarına. Sanrılarına. Yeni bir dünya yarattık! Ona, bu yeni dünyaya ne isim vereceğiz?”

    Romanı yarıladıktan sonra hem kahraman hem de biz okurlar gerçeklikle bağımızı tamamen koparıyoruz. Marcken bizi öyle bir noktaya hazırlıyor ki artık yaşananların gerçekliğini sorgulama ihtiyacı duymuyoruz. Kahramanın yol aldığı arafta onun içindeki her duyguya ortak olarak ilerliyoruz. Roman bir ya da birkaç paragraftan oluşan kısa bölümler halinde ilerliyor. Bu bölümler bazen birbirinden bağımsız duruyor. Bu durum bile romanın içinde kalmamızı ve yazılan her sözcükle yakınlık kurmamızı engellemiyor. “Zaten katlanılmaz olanın ötesine nasıl katlanabiliriz?”i anlatıyor Marcken çünkü.

    “Her şey yolunda olacakmış gibi yaptım çünkü sürekli elveda demek imkânsız görünüyordu. Yabanmersinlerine. Okyanusa. Kuzgunlara. Pelikanlara ve yağmurkuşlarına. Karabataklara. Saat dörtte oturma odasının duvarına vuran güneş ışığına. Senin yan odadan gelen sesine.”

    Romanın en büyük gücü dili. Marcken kayıp, acı ve kederi bu dille okura ulaştırıyor. Yaşamla ölüm, gerçekle gerçeküstü arasındaki arafta yolumuzu kaybetmeden ilerleyebilmemizi bu dil sağlıyor. Çok sade ve basit bir dil. Kısa, anlaşılır ve net cümleler. Aynı zamanda tamamen şiirsel bir dil. Neredeyse her cümle metaforlar ve simgelerle dolu. Bu kadar sade ve basit bir dille duygunun tüm hallerini dile getirmeyi başarıyor Marcken. Bu noktada romanın çevirmeni Nesrin Demiryontan’a tebrikler ve teşekkürler, dil sade olsa da çevirinin çok zor olduğunu düşündüğüm bir metin. Hem hikâyenin duygusal ağırlığını yüklenip hem de bu sade dille bu kadar büyük acı ve kederi okura ulaştırmaya çalışmak hiç de kolay olmasa gerek.

    Çağdaş edebiyat, roman, öykü ya da şiir, türü ne olursa olsun, bugüne kadar var olan kuralları yıkıyor, sınırları zorluyor. Okuru şaşkına çeviriyor. Dil ve sözcükler, iyi bir yazarın elinde, bir heykeltraş elindeki malzemeyi nasıl olağanüstü bir esere dönüştürürse, olağanüstü metinlere dönüşüyorlar. Sonsuza Dek Sürüyor Derken Bitiyor da o metinlerden biri.

    Roman, sonsuz bir arafta, katlanılamaz olanın ötesindeki dünyayı anlatırken, bir daha asla dönülemeyecek olan, kaybın olmadığı o hayata dair çok şey söylüyor. Bir kaybı, bir ölümü anlatırken aynı zamanda aşkı da anlatıyor diyebilir miyiz bu roman için? Neden olmasın. Romanın sonlarında, ölümü ve aşkı birlikte anlatabilecek en güzel cümlelerden biri çıkıyor karşıma: “Kendimle kendim arasındaki mesafe sensin.”