Çok sevdiğim ve hiç sevmediğim roman: Seçmeler

İlkin Şilan

Katie Kitamura’nın son romanı Seçmeler, en az 2021’de yayınlanmış Yakınlaşmalar isimli romanı kadar ses getirdi. 2025 Booker Ödülleri kısa listesine seçilen bu roman hakkında çevremdeki insanlardan o kadar çok yorum dinledim ki bu kısa kitaba karşı bir tür korku geliştirdim. Arkadaşlarım arasında Yakınlaşmalar’dan çok daha iyi olduğunu söyleyenler olduğu kadar hakkında neden bu kadar çok konuşulduğunu anlayamayanlar da vardı. Türkçe çevirisini raflarda görünce kitabı okuyup mevcut karmaşaya kendi fikrimi de eklemeye karar verdim. Bu maceramın sonunda ortaya Altı Üstü Kitap’ta daha önce yazmadığım türde bir kitap incelemesi çıktı. Ben genelde sevdiğim kitapları neden sevdiğimi yazmaktan keyif alıyorum ama bu inceleme biraz farklı olacak. Çünkü ilk kez kendimi bir paradoksun ortasında buldum. Lafı çok uzatmadan konuya gireceğim, durum şu ki ben bu kitabı çok sevdim ve ben bu kitabı hiç sevmedim.

“Nasıl yani?” diye soracak olabilirsiniz, haklısınız. Bunu anlatmak için önce kitaptan biraz bahsetmem gerekiyor. Bu kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümün başında isimsiz bir aktris karşımıza anlatıcımız olarak çıkıyor. Manhattan’da bir restoranda genç bir adamla buluşmaya gidiyor. Bu buluşmadan birkaç gün önce Xavier isimli bu genç adamın, anlatıcımız olan isimsiz aktrisin başrollerinden biri olduğu tiyatro oyununun provasına aniden geldiğini öğreniyoruz. Xavier anlatıcımıza onun oğlu olduğuna inandığını söylemiş, ancak anlatıcımız bunun mümkün olamayacağını biliyor. Çünkü kendisi hiç çocuk doğurmamış. Yine de okur olarak bölüm ilerledikçe Xavier ile anlatıcımız arasında, kendisinin tam olarak anlayamadığı bir bağ kurulduğunu hissetmeden edemiyoruz. Çünkü Xavier’in gelişi anlatıcımızın hayatına daha önce sormadığı soruları, fark etmediği korkuları ve geçmişten dirilip gelen birtakım olayları da beraberinde getiriyor.

İkinci bölümün başında ise ilk bölümde bahsedilen tiyatro oyununun provalar sonrası sahnelenmeye başladığını okuyoruz. Oyun çok başarılı olmuş ve anlatıcımızın performansı bu başarıda büyük bir rol oynuyor. Ancak hikaye kaldığı yerden devam ediyor gibi görünse de romanın tamamen değiştiğini çok geçmeden anlıyoruz. Bu bölümdeki Xavier ve anlatıcımız gerçekten de anne oğullar. Yazar bizi hiç uyarmadan Xavier’ın, anlatıcımızın doğurduğu, büyüttüğü oğlu olduğu versiyonu yazmaya başlıyor. Yanlış anlaşılma olmasın, yazar birinci bölümü bu gözle yeniden yazmıyor, hikayeye kaldığı yerden bu şekilde devam ediyor. Yani roman tamamen değişiyor.

Aslında okurlar olarak biz buna dair bir içgörüyü romanın içerisinde ediniyoruz. Romanın içerisindeki tiyatro oyunu da aynı roman gibi iki bölümden oluşuyor. Anlatıcımız olan karakterin bir monoloğu bu iki bölüm arasında bir köprü kuruyor. Anlatıcımız bize bu monolog ile karakterin tamamen değiştiğini ama bu geçişte kendisinin bir türlü yakalayamadığı bir şeyler olduğunu söylüyor. Daha sonra oyunun yazarıyla yaptığı bir konuşma onu aydınlatıyor. Oyun yazarının karakterden sıkıldığını, başka bir karaktere, ihtimale daha çok çekildiğini ve bir anda onu yazmaya başladığını fark ediyor. Burada derin bir anlam yok, yazarın ustalıkla kurguladığı bir anlatı yok.  Anlatıcımız bu duruma çok sinirleniyor, bu anlamda biraz bana benziyor aslında. Çünkü ben de kitabın birinci bölümünden ikinci bölümüne geçerken benzer bir karmaşa yaşadım. Anlatıcımıza tanıdık gelecek bir rahatsızlık ve yazara yönlendirdiğim bir kızgınlık hissettim. Okudukça durum benim için daha da netleşti. İlk bölümün anlattığı hikayeyi ve karakterleri ne kadar sevdiysem ikinci bölümün anlattığı hikaye ve karakterlerden bir o kadar haz etmedim.

Bana göre hikayenin ikinci bölümü bir korku/gerilim romanı atmosferinde geçiyor. Kimsenin birbirini tanımadığı ve anlamadığı bu aile, üstüne bir de Xavier’in kız arkadaşı, anlatıcının anlatımıyla antisosyalden hallice bir karakter olan Hana’nın gelişiyle tamamen çözülmeye, kaosa sürüklenmeye başlıyor. Karakterlerin hem kendilerinden hem de birbirlerinden bu kadar kopuk olmasının sebebini anlayamadığım için bir noktada hikayeyle bağ kurmakta çok zorlanmaya başladım. Öyle ki The Guardian tarafından yazılan incelemede, kitabın ikinci kısmı ile ilgili yazılanları okuduğumda “Herhalde ben başka bir kitap okudum.” diye düşündüm, neresinden tutarsam tutayım kitapla incelemeyi bağdaştıramadım.

Bunun üzerine ilk bölümü neden bu kadar sevdiğimi de biraz düşündüm. Öncelikle Xavier da anlatıcımız da çok daha sempatik karakterler ve daha can alıcı sorular soruyorlar. Aralarındaki ilişki, yaşanan gerilim, birbirlerinde uyandırdıkları duygular çok daha karmaşık. Yazar tarafından ortaya atılan olay örgüsü daha merak uyandırıcı. Sadece ana karakterlerin dünyasına değil, aynı zamanda Anne gibi yan karakterlerin dünyasına da açılan bir kapı var. Örneğin ikinci bölümde karşımıza çıkan Hana hakkında ne kadar az şey söyleyebilirsem ilk bölümde karşımıza çıkan Anne hakkında da bir o kadar uzun konuşabilirim. Yazar bu iki bölüm arasında bir bağ, bir köprü sunmadan hikayeyi değiştirmesini romanın içerisinde oyun yazarıyla anlatıcının yaptığı konuşma üzerinden anlatıyor. Sanıyorum ki birçok okur bana katılmayacaktır ancak bana kalırsa yazar okuruna “Belki de ben iki farklı hikayeyi keşfetmek ve keşfettiğim kadarını anlatmak istedim, o kadar.” diye göz kırpıyor.

İncelememin sonunda bana haklı olarak “Ne diyorsun, okuyalım mı bu kitabı?” diye soruyor olabilirsiniz. Samimi cevabım şu olacak; bilmiyorum. Ben bu kitabı çok sevdim, ben bu kitabı hiç sevmedim. O nedenle kararı bu seferlik izninizle size bırakıyorum. İyi okumalar (veya okumamalar)!

Altı Üstü Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin