Can Güçlü
Dünyayı Saran Kış (Olasılık Yayınları, 2017, Winter of the World adıyla Penguin Books, 2012), Ken Follett’ın Yüzyıl Üçlemesi’nin ikinci kitabı.
İlk kitap olan Devlerin Düşüşü, Altı Üstü Kitap’ta incelediğimiz ilk kitaplardan biriydi ve kitabın bugün hala yaygın olarak okunmasının yanı sıra incelememiz de, tanıtmak için bir uğraş içinde olmamamıza karşın, hala ilgi çekiyor.
Dünyayı Saran Kış, Devlerin Düşüşü’nden birkaç yıl sonra, 1933’te, Hitler’in Almanya’da şansölyeliği ele geçirmesinden sonra başlıyor. İlk kitapta izlediğimiz beş ailenin öykülerinin ikinci kitapta hem birbiri içine daha çok geçtiğini, hem başka dallara ve kanatlara daha çok ayrıldığını görüyoruz.
Kitap yalnızca Almanya’nın Nazileştirilmesi sürecini canlı bir biçimde işlemiyor, faşizmin uluslararası bir olgu olarak İngiltere’de ve ABD’de yayılmasını da, özellikle ilk bölümlerde, çok heyecanlı biçimde işliyor.
Follett’ın biçemine ilişkin ilk kitap özelinde söylediğim şeyler burada da geçerli. Bazen insana dümdüz gelen, çok dolaysız, ancak özel olarak ucuz durmamayı da başaran bir dili var Follett’ın. Bu herhalde bütün kitapları için geçerli. Şimdilerde, neden böyle ateşli bir Follett okuru olup çıktım bilmiyorum ama, 2021’de çıkan kitabı Never’ı okuyorum. Aynı düz, ancak sürekli akan ve canlı dil orada da var. Denebilir ki Follett sanatlı bir dille yazmıyor, özellikle tarihsel romanlarında okuru çok uğraşsızca dönemine ve kişilerine ısındırabilecek çok kullanışlı bir dili var. Öne çıktığı yer, kişileri ve olaylarıyla uzun yılları kaplayan öyküleri belirli bir derinlik ve giriftlikte tutarak, okuru çok da allak bullak etmeden sunabilmesi. Bu bakımdan kitapları destan olarak nitelenmeyi, ya da en azından yazınsal tür bakımından ‘epik’ olarak anılmayı hak ediyor.
Dünyayı Saran Kış 1933’te başlıyor ve 1948’de bitiyor. Yani İkinci Dünya Savaşı’na giden yolu büyük oranda içeriyor, ardından savaş yıllarını ve dünya savaşının yerini Soğuk Savaş’a bırakmasını öykülüyor.
İlk kitabı ya da incelememizi okuyanlar anımsayacaktır, ilk kitabın başında birbiriyle tümüyle ilgisiz olan beş aile, kitap boyunca evlilikler ve ortaklıklar yoluyla karışmıştı, örneğin iki Rus kardeş ayrılmış ve biri Rusya’da, biri ABD’de olmak üzere farklı yaşamlar kurmuştu. İkinci kitapta bu durumun daha da karıştığını görüyoruz. İngiliz ailenin ilk kitabın ortalarında doğan çocuğu Lloyd, kitabın başında, evlenip Almanya’ya taşınan aile dostlarını ziyaret edip Almanya’nın Nazileştirilme sürecine ilk elden tanıklık ediyor. Yazında çok kez sözü edildiği üzere faşizmin İtalya’da neredeyse on beş yıl içinde gerçekleştirdiği dönüşümün Almanya’da altı ay gibi bir sürede gerçekleşmesi ve bütün ülkenin Naziler yararına denetim altına alınması tarihsel olarak ilgi çekici bir süreç olduğu gibi, yazınsal bir olanak olarak Follett tarafından ustalıkla değerlendiriliyor.
Ben kitabı Türkçe çevirisinden okumasam da, Zeynep Ünalan’ın çevirisinden bir kesit aktarmak isterim. Nazi yönetiminin perçinlenmesinde bir dönüm noktası olan meclis yangını, ya da Reichstag kundaklaması, kitabın ilk bölümünde yer buluyor. İlk kitapta savaşın karşı yanlarında kalmış, savaştan sonra kavuşmuş Maud ve Walter çiftini ziyaret eden Ethel’ın Walter’la yaşadığı diyalog, kitabın ilk bölümlerinin ruhunu da özetliyor:
“Walter arabayı durdurdu ve hepsi dışarı çıktı.
‘Bu tam bir facia,’ dedi Walter.
‘Ne kadar güzel bir tarihi binaydı!’ dedi Ethel.
‘Bina benim umurumda değil,’ dedi Walter, hayret edilecek bir ifadeyle. ‘Şu anda bizim demokrasimiz yanıyor.’”
Özellikle kitabın ilk yarısında, hem canlılığı, hem de kapladığı yer bakımından beni çok şaşırtan bir olay, İspanyol İç Savaşı oldu. Almanya’da Nazilerin, İngiltere’de İngiliz Faşistler Birliği’nin yükselişine tanık olan Lloyd’un cumhuriyetçi bir tepkiyle gidip İspanyol İç Savaşı’na katıldığını görüyoruz. Follett, ilk kitapta yaptığı gibi, anlattığının kendi öyküsü olduğunu ne unutuyor, ne unutturuyor. Bir tarih anlatısına dalıp okura uzun uzadıya ders vermeye, türlü olguları tartışmaya zamanı ve isteği yok. Temel bazı gerçekleri kendi öyküsü için gerekli olan bağlam ve kapsamda sunuyor, ardından öyküsünü örmeyi sürdürüyor. Lloyd’un İspanya’da yaşadıkları bunun bir göstergesi: Burada hem ilk kitaptaki Rus ailenin Rusya’da kalıp devrime katılan kanadından Volodya’yla tanışıyor, hem de Sovyetlerin İspanyol İç Savaşı’nı kendi çıkarları için nasıl hoyratça kullandığına tanıklık ediyor. Follett’ın eninde sonunda geleneksel değerlerden pek de kopmayan bir İngiliz olduğunu gözden kaçırmamakta yarar var.
Kitabın başında çocukluğunu ve yeniyetmeliğini gördüğümüz karakterler ilerleyen bölümlerde siyasete ve savaşlara atılıyor. Amerikalı Dewar ailesi üzerinden Pearl Harbor saldırısını ve savaşın ABD’deki yankılarını okuyoruz. Rus Peshkov ailesi ikiye bölünmüş durumda: İlk kitapta devrim öncesinde Rusya’dan kaçmayı başarabilen Lev Peshkov, ABD’de bir suç örgütünün lideri ve oldukça zengin bir adam. Kardeşi Grigori Peshkov ise Sovyetler’in güvenlik düzeneğinin önemli adlarından biri. Oğlu Volodya bir istihbarat görevlisi, kitabın başında Almanya’da, ortalarında İspanya’da, sonlarında ise hem Rusya’da hem de yeniden Almanya’da görüyoruz. İlk kitapta bir çocuk işçi olarak mağaralarda çalıştığını gördüğümüz Billy, bu kitapta orta yaşlı bir milletvekili örneğin. Dünyayı Saran Kış, ilk kitapta olduğu gibi, tarihsel bir anlatıyı kendi karakterlerinin ve olay örgüsünün önüne geçirmeden, gerçekten de 20. yüzyılı kendi penceresinden yeniden yaratıyor.
Kitabın en çarpıcı kesitlerinin Almanya’da, von Ulrich ailesinin olay örgüsünde yaşandığını öne sürsem herhalde yanlış bir şey yapmış olmam. İlk kitapta, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Alman ordusu saflarında savaşan Walter’ın ikinci kitapta adanmış bir sosyal demokrat ve Nazi karşıtı olarak siyasi savaşımını okuyoruz. Savaş yıllarında Almanların yaşam standartlarının nasıl aşamalı olarak düştüğünü yine von Ulrich ailesinin başından geçenlerle görüyoruz. Özellikle de, Alman ordusunun bütün Avrupa’da yarattığı yıkıma ek olarak, savaş yıllarında Nazilerin, savaşın sonunda da Rus ordusunun Alman halkı üzerinde yarattığı yıkım, son bölümlerde oldukça çarpıcı biçimde anlatılıyor.
Nazi yönetiminin ‘ırksal hijyen’ ve soykırım politikalarının Almanya içinde en çok yankı ve tepki uyandıran kesiti olarak, zihinsel engelli çocukların programlı biçimde öldürülmesi ve bunun halkta yarattığı öfke de öyküde önemli bir yer tutuyor.
Savaşın ve şiddetin, birinci kitaptan daha dengeli biçimde ve daha işlevsel kullanıldığı izlenimindeyim. Pembe diziyi andıran yerler olmakla birlikte, ilkinden biraz daha karanlık, biraz daha ağır bir öyküyle karşı karşıyayız. Pearl Harbor ve Alman-Rus savaşı başta olmak üzere bazı çatışmalarda ve savaşın bazı dönemeçlerinde karakterlerin yaşamını etkileyecek olaylar da ilk kitaba göre daha çok yer tutuyor. Ayrıca kitabın içinde birden çok casus romanının gizli olduğunu düşünüyorum, bu da benim için hoş bir sürpriz oldu. 1933’te sokakta ve birahanelerde Nazilerle yumruk yumruğa dövüşen karakterlerin 1945’e gelindiğinde nükleer sır çalmak için uluslararası operasyonlara girişmesini okumak keyifliydi. Ayrıca Berlin, tabii, kitapta önemli bir yer tutuyor, özellikle de son bölümlerde Stalin’in Berlin Kuşatması’nın gündeme gelmesiyle. Üçüncü kitapta, bölünmüş bir Berlin’in daha da merkezi bir yer oynamasını beklemek mantıksız olmaz.
Peshkov ailesinin ABD kanadında yaşananlarla siyahi haklarına, Amerikalı ve Avusturyalı karakterlerin yaşadıklarıyla da eşcinsellerin verdiği mücadeleye değiniyor Follett. Yaşanan olayların karakterler üzerinde yarattığı çok boyutlu etkiler de, bana kalırsa iyi karakter gelişimi örnekleri. Örneğin sosyal demokrat von Ulrich ailesinin oğlu Erik, ailesinin görüşlerine ters olarak, çocukluğundan başlayarak Nazi yanlısı bir siyasete inanıyor ve askere alındığında da Doğu Cephesi’ne yollanıyor. Ancak Follett, dilinin bütün işlemesizliğine karşın, nüanslı karakterler yaratmakta başarılı. Kitabın sonlarından bir alıntı yapayım:
“Erik mağlup olmayı bekliyor, bu ölümlerin son bulmasını ve artık eve dönmeyi istiyordu. Kısa bir süre içinde, ya bu dileği yerine gelecekti ya da ölecekti.”
Benzer bir şey Volodya için geçerli:
“1947 yılının başında, bütün Avrupa’nın komünistleşmesi mümkün görünüyordu. Volodya Peshkov, bunu mu yoksa aksini mi dilemesi gerektiğinden çok emin değildi.”
Böylece ilk kitapta ebeveynlerinin öykülerini okuduğumuz çocukların Dünyayı Saran Kış’ta büyüdüğünü, farklı yollara savrulduğunu, bir şeylere inandıklarını ve bu inançlarını sorgulamak zorunda kaldıklarını okuyoruz.
Dünyayı Saran Kış, kendi ayakları üzerinde durmakta, Devlerin Düşüşü’nden daha başarılı. Pek çok şey yarım kalmıyor. Ancak bunun bir üçleme olduğunu göz önünde bulundurmakta yarar var. Örneğin Follett’ın çok ünlü ve sonuncusu da birkaç ay önce çıkan Kingsbridge serisi uzun bir seri olmak üzere tasarlanmış değil, bildiğim kadarıyla tüm kitaplar kendi içinde öykülere başlıyor ve bunları bitiriyor. Oysa Yüzyıl Üçlemesi, 1000’er sayfalık üç kitaptan oluşan ve baştan üçleme olarak tasarlanmış bir seri. Dolayısıyla belirli açılardan Devlerin Düşüşü topu Dünyayı Saran Kış’a atıyordu, bu kitap da aynısını üçüncü kitap için yapıyor. Hatta, ilk kitaptan Rusların ikiye bölünüp bir bölümünün ABD’ye gitmesi gibi olay örgüleri göz önünde bulundurulursa, üçüncü kitapta doğrudan ilk kitaptan kalma bazı konuların da çözülebileceğini düşünebiliriz. Oysa, her biri 1000’er sayfa olsa da, böyle bir seri için, bu, final kitabına fazla yük bindirmek demek. Dolayısıyla üçlemeyle ilgili son kararı son kitabı okuduktan sonra verebilirim, son kitabınsa yükü ağır.
İlk kitabı 2021’de okumuştum, ikinci kitabı 2024’te okuyabildim. Üçüncü kitap için bir üç yıl daha beklemeyeceğimi sanıyor ve umuyorum.
Okumalı mısınız?
Follett’ın yaptığını yapan çok fazla yazar yok. Yani bir yüzyılı epik bir üçleme içinde beş farklı ailenin olay örgüleriyle öykülemek az ve küçümsenecek bir iş değil. Dünyayı Saran Kış da, hem İkinci Dünya Savaşı odaklı olması, hem de Avrupa tarihinin kilit bazı dönemeçlerini öykülemesi anlamıyla oldukça ilginç bir kitap. Yazılmış en iyi tarihsel romanlar bunlar mı? Hiç sanmam. Ancak eğer 20. yüzyılla ilgileniyorsanız ya da tarihsel romanlara meraklıysanız Yüzyıl Üçlemesi’ni kaçırmamakta yarar var. Birinci kitabı atlayıp doğrudan Dünyayı Saran Kış’ı okumak da, özel olarak öneremeyeceksem de, olanaklı. Kitabın Türkçe baskısı var ve sahaflardan ve dijital kaynaklardan erişilebileceğini sanıyorum. İlk kitapta olduğu gibi, yalnızca önemli bir tarihsel süreci olağanüstü bir sürükleyicilikle ve yer yer çarpıcılıkla romanlaştırdığı için bile Follett’ı ve Dünyayı Saran Kış’ı önerebilirim.

