Potansiyelinin altında kalmış bir roman: Sabahattin Ali’yi Ben Öldürdüm

Özge İpek Esen

Gazeteci Gökçer Tahincioğlu’nun son kitabı Sabahattin Ali’yi Ben Öldürdüm sansasyonel ismiyle dikkati üzerine çeken bir roman. Sabahattin Ali’nin tüm kitaplarını okumuş, çeşitli kaynaklardan yaşadıklarına ilişkin bilgi edinmeye çalışmış bir okur olarak kitabın neyi nasıl anlattığını gerçekten çok merak ettim ve isminin bende olumsuz duygular uyandırmasına karşın kitabı okumaya karar verdim.

Kitap, başkarakter olan gazetecinin ablasının bir trafik kazasında öl(dürül)mesiyle açılıyor. Ardından, bu kaybın idealist gazetecinin yaşamındaki izlerini anlatan, hem yaşamda hem de ölümde kaybedilenlerin sorgulamasına yer verilen, gerçekle kurmacanın iç içe geçtiği bir metin karşılıyor bizi. Kaybın, boşluğun yerine bir ideal koyuyor gazetecimiz. Hem ablasının günlüğünden hareketle ölümünü ve yaşamını anlamaya çalışıyor hem de ablasıyla arasındaki ilişkinin temel unsurlarından olan Sabahattin Ali sevgisinden yola çıkarak 75 yıl önceki cinayeti aydınlatmaya çalışarak sevdiklerine bir tür vefa borcunu ödeyerek gönlünü hafifletiyor.

Tahincioğlu kitapta şiirsel bir dil yakalamaya çalışmış ancak ele alınan konunun ciddiyeti ve bu konuya bir yazar olarak değil de gazeteci olarak yaklaşmasıyla dil ikiye bölünmüş görünüyor. Bir yanda çoğu zaman bağlamı zorlayan uzun tiratlar bir yanda bir gazete haberi okurken karşılaştığımız sansasyonel dil… Hele bir de kurgudaki geri dönüş enflasyonuyla birlikte düşününce romandaki potansiyel sürükleyicilik zedelenmiş gibi. Zaten kitapta dil bağlamında en çok dikkat çeken şeylerden biri de gizem ve merak unsurunun kurgudan ziyade dile yığılması olabilir. Yazar olaylardan ziyade dili gizem uğruna araçsallaştırmış gibi.

Hazır kurgudaki gizem ve merak eksikliğine girmişken kurguda gözüme batan bir iki şeyden daha söz edeyim. Çok fazla tesadüflere bırakılmış olay örgüsü. Cinayeti çözme çabasına giriştiğinde neyi ne için yaptığını okur zaten anlamıyor, üstüne üstlük kurguda karşımıza çıkan insanlara da tesadüf eseri rastlıyoruz. Bu da inandırıcılık açısından olumsuz bir etki yaratıyor. Bir başka mesele de anlatıdaki katmanların birbirinden çok uzağa düşmesi ve neredeyse hiç temas etmemesi. Ablanın ölümüyle Sabahattin Ali’nin ölümü, gazetecinin bu iki olayı araştırmak istemesindeki motivasyon ortaklaşmıyor. Bir de bunun dışında gazetecinin özel hayatı giriyor işin içine. Aldattığı kadınlar, terk edilen sevgililer… Bir aşk hikâyesi mi okuyoruz yoksa bir gizem mi çözüyoruz, netleşmiyor. Katmanların okurda bıraktığı duygusal izlenimler dahi hiç örtüşmüyor. Belki bunda karakterlerin yeterince derinleştirilememiş olması da etkilidir. Kitabın en ilgi çekici unsurlarından biri ise Sabahattin Ali’nin kitaplarındaki bazı karakterlere de bu romanda yer verilmesi. Ancak bu karakterlerin atmosfere tam dahil olmadığını görüyoruz. Bir büyülü gerçekçilik bakış açısından sunulmak istenmiş gibi ancak bu da kitabın sırtlandığı anlatım tarzıyla hiç uyuşmuyor. Oysa gerçekten bu karakterler iyi tahlil edilip kurguya dahil edilse daha farklı olabilirdi.

Okumalı mısınız?

Bir roman olarak başarılı değil ancak bir araştırma olarak çok başarılı olduğu kitabın sonunda yer alan belgelerden dahi belli oluyor. Özellikle de Gökçer Tahincioğlu’nun kendi yöntemiyle topladığı verileri ortaya koyması, bunları belirli sorular eşliğinde tasnifleyip okura sunması takdir edilecek bir çaba. Bu açıdan baktığımızda evet, bu suikasta ilişkin gerçeklerle ilgileniyorsanız okumalısınız. Ancak bir polisiye roman olarak değerlendirirseniz beklediğinizi bulamayacaksınız.

Altı Üstü Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin