Can Güçlü
The Wager’la tuhaf bir duygusal bağım olduğunu itiraf edeyim. Kitapçıda ilk gördüğümde ciltli baskısı yeni çıkmıştı, her yerde en önlerde sergileniyordu, sosyal medyada da insanların epeyce övdüğünü görüyordum. O zamanlar başka dertlerim olduğu için pek ilgilenmediysem de zaman içinde benim değer verdiğim insanların da kitabı yere göğe sığdıramadığını görünce, uygun bir zamanda okumak üzere, bence epeyce şık olan karton kapaklı baskısını edindim. Kitaplarda uygun zaman beklemek bıçak sırtı bir iştir bilirsiniz, herhalde kitaplığımda 15 yıldır uygun zamanı bekleyen kitap bulmak istesem güçlük çekmem. The Wager özelinde bu sorunu, iki yıldır yapacağım ilk gerçek tatilde kitabı yanıma büyük bir kararlılıkla alarak çözdüm. Kitap elimde birkaç ay beklediği, herkesçe pek övüldüğü, ben de açıkçası elimdeki baskıyı çok beğendiğim için beklentim yüksekti. Sonuç: Kitap gayet iyi.
The Wager: A Tale of Shipwreck, Mutiny and Murder, David Grann’in son kurgudışı kitabı. Grann, The New Yorker’ın deneyimli yazarlarından. Çoğu tarihsel olmak üzere kurgudışı yapıtlar ortaya koyuyor. The Wager’a dek en ünlü kitabı herhalde Killers of the Flower Moon’du, Türkçeye İthaki Yayınları tarafından Dolunay Katilleri olarak çevrildi, iki yıl kadar önce de sinemaya uyarlandı. The Wager’ın da Türkçeye kazandırılmasını bekliyor ve diliyorum.
Kitap, Wager faciasını konu alıyor. HMS Wager, 1734’te inşa edilen, Doğu Hindistan Şirketi tarafından birkaç yıl kullanıldıktan sonra İngiliz donanmasına katılan 28 toplu bir savaş gemisi. Güney Amerika’daki İspanyol sömürgeleri İspanyol İmparatorluğu’na büyük zenginlik kazandırdığı ve İngiltere, Kuzey Amerika’daki sömürgeci başarısını Güney’de gösteremediği için kızışan paylaşım çekişmesi, 1738’de Robert Jenkins adında bir kaptanın gemisinin İspanyollarca bordalanıp yağmalanması, bu sırada Jenkins’in de kulağının kesilmesiyle savaşa dönüşüyor. İngilizlerin Güney Amerika’daki asıl hedefi, İspanyol gümüş sevkiyatının kilit noktası olan Cartagena şehri. Buraya 186 gemilik bir donanma gönderiliyor ve büyük bir amfibik harekat tasarlanıyor. Fakat bu kitabın da, bu incelemenin de konusu bu harekat değil.
Bizim konumuz, Tuğamiral George Anson komutasında İngiltere’den yola çıkan altı gemilik küçük filo. Bu konvoy Cartagena’ya işgale değil, Boynuz Burnu’nu geçip Pasifik’e uzanmaya, Filipinler’e doğru ilerleyip yoluna çıkan tüm İspanyol güçlerini taciz etmeye ve yağmalamaya gidiyor. Başarılı olursa dünyayı baştan başa geçip Hint Denizi üzerinden İngiltere’ye geri dönecek. Özel bir görevi de var: İspanyolların yılda iki kez işlenmiş ve işlenmemiş gümüş taşıyan kalyonlar sevk ettiği biliniyor. Anson’ın filosu işte bu kalyonu saptayıp bordalamakla ve yağmalamakla görevli.
İşte HMS Wager, Anson’ın filosuna katılıyor. Asıl görevi mühimmat ve malzeme taşımak, bir anlamda filonun lojistik sorumluluğunun önemli bölümünü üstlenmek. 1740 yılında İngiltere’den yola çıkarak 1741 başında Boynuz Burnu’na sağlam ulaşıyor, ancak burnu dolaşıp Şili kıyılarına vardıktan sonra, 1741 ortalarında Anson’ın filosundan kopuyor, Penas Körfezi’ne girerek fırtınada kayboluyor. Mürettebatın tüm çabasına karşın kayalıklara çarparak su almaya başlıyor ve kimsenin yaşamadığı bir adanın açıklarında batıyor. Mürettebat kayıklarla gemiyi tahliye etmeye çalışıyor ve bu ıssız adada üs kuruyor.

HMS Wager, Charles Brooking, 1744.
Adada mahsur kalan mürettebatın elindeki olanaklar iç acıtıcı ölçüde sınırlı. Adadan ayrılacak bir taşıtları yok. Çok az gıdaları var. Adada avlanıp yenebilecek hayvan neredeyse yok. Pişirilecek ot da yok denecek denli az. Açlıktan, hastalıktan, soğuktan ve grup içi çekişmelerden yaşamını yitirenler var, yenebilir bir hayvana uzaktan yakından benzeyen hiçbir şey güvende değil, hatta ilerleyen aşamalarda yamyamlığa yönelenler olacak. İlk zamanlarda büyük oranda kendilerine yardıma gelen Kaweskarların desteğiyle sağ ve ayakta kalıyorlar. Fakat mürettebatın Kaweskarlara tacizkarane yaklaşımı dolayısıyla yerliler çatışmaya yer vermeden toplanıp gidiyor. Askeri hiyerarşi içinde kalması, birbirine destek olması ve kurtuluş yolunu birlikte araması gereken insanlar arasında çekişme ve çatışma baş gösteriyor. Bu çatışma en sonunda herkesin gözü önünde işleniveren bir cinayetle kreşendoya ulaşıyor ve mürettebatın büyük bölümünün kaptana isyan ederek adadan ayrılmasıyla sonuçlanıyor. Mürettebatın sağ kalan ve yıllar sonra uzun maceraların ardından İngiltere’ye dönebilen üyeleri askeri mahkemede yargılanacak, Wager faciasının sorumluluğu tartışma konusu olacak ve sağ kalanlar Wager’ın macerasını kendi ağızlarından 1740’lar ve 50’ler İngilteresinin en ilgi çekici ve tartışmalı olaylarından biri olarak aktaracak, halktan büyük ilgi görecek.
İşte David Grann, kaba bir özetini aktardığım bu öyküyü anlatıyor The Wager’da. Sağ kalanların anılarından, 300 yıl boyunca konuyla ilgili yapılmış araştırmalardan, İngiliz denizcilik tarihi üzerine çalışmalardan ve en önemlisi bugüne sağ ulaşmış belgelerden yararlanıyor. İngiliz toplumuna ve dönemin denizciliğine bir pencere açıyor. Gemide nasıl bir yaşamın sürüp gittiğini, emperyal donanmaların nasıl maceralara karıştığını, Wager faciasında öne çıkan kişilerin duygu ve düşün dünyalarını irdeliyor. Kitap bir naratif kurgudışı kitap olarak niteleniyor, buna belki kurgudışı anlatı diyebiliriz, ancak ‘anlatı’ Türkçede biraz genelgeçer, hatta küçümseyici anlama büründüğü için vurgulamak isterim, kitap çok kapsamlı bir araştırmanın ürünü.
Kitap boyunca yalnız Wager’ın mürettebatının yaşadığı güçlüklere değil, dönemin emperyal politikalarına, İngiliz toplumsal yaşamının türlü boyutlarına, 1740’ların dünyasında sağlık ve hijyen sorunlarına yakından tanık oluyorsunuz. Beni çok etkileyen bir bölüm iskorbütün yaygınlığı oldu. Öyle ki Wager’ın ve Anson filosunun Boynuz Burnu’nu geçtikten sonra burunlarının pislikten kurtulmamasının nedeni tüm gemilerin mürettebatının hastalıktan yerlerde sürünmesi. İskorbütün C vitamini eksikliğinden kaynaklandığını bilmedikleri için demir attıkları yerlerde C vitamini içeren gıdalar edinebilecekleri halde edinmiyor ve başlarına gelen felaketleri anlamlandırmakta güçlük çekiyorlar. Grann bunun yanı sıra gemilerin navigasyonunu, mürettebat içinde çekişmeleri, kişilik farklılıklarını, sonunda cinayet ve isyanı büyük başarıyla işliyor.
Kitap bir denizcilik macerası olarak başlayıp mürettebatın sağ kalıp kalmayacağını merak ettiğiniz bir gerilim öyküsüne dönüşüyor, grup içi çekişmelerle bir siyasi gerilim niteliği kazanıyor ve bir mahkeme draması olarak son buluyor. Anımsatmak isterim ki bu bir roman değil, kurgudışı bir çalışma. Bu bağlamda Grann’in tekniğini ve okuru elinde tutma becerisini kutlamak gerekiyor. Bence ustalığının büyük bir örneği olarak kitabın finaline bir gemi savaşı almayı ve gerçek bir olayı büyük prodüksiyonlu bir savaş filmi gibi okurun gözünde canlandırmayı da başarıyor.
İki noktaya değinip toparlayalım. Birincisi, Grann’in araştırması ne ölçüde akademik? Kitap gerçekçi ve güvenilir olmasına karşın tekniği ve sunumu bakımından akademik bir kitap değil, buna kuşku yok. Ancak araştırmanın ne ölçüde bilimsel olduğu sorusunu yanıtlamak için doğru kişi ben değilim, dolayısıyla kitabın denizcilik tarihi ya da emperyal tarih bakımından nasıl ele alınması gerektiğini bu konuların uzmanlarına bırakayım. Kaynakçası ise oldukça geniş ve arşiv belgelerinden de, dönemin yazılı yapıtlarından da ciddi olarak yararlanıyor. Teknik bir parantez açmak gerekirse kaynakçada Chicago kullanıyor ancak son notlarda alışılageldik bir yönteme başvurmuyor: Sayfalarda dipnot yok, ancak kitap boyunca tırnak içinde aktarılan tüm tümce ve pasajlar birincil ya da ikincil kaynaklardan doğrudan alıntılanmış. Dolayısıyla metni dipnotlarla ve sayılarla bölmüyor, son notlarda tırnak içindeki tümceyi alıntılayıp kaynağını veriyor. Bunu ilk kez görmüyorum, naratif kurgudışında işlevsel bir yöntem olup olmadığını konuşmakta yarar var. Ben açıkçası hiç aleyhte değilim.
İkinci konu, Altı Üstü Kitap’ta kurgudışına pek yer vermiyor oluşumuz. Biliyorsunuz daha akademik, bilimsel, hatta siyasi konuları konuşabilmek için Altı Üstü Tarih markasını kullanıyoruz. Ancak geçtiğimiz yıllar içinde burada da yer yer kurgudışına yer verdik, kurgudışına ilişkin söyleşiler yaptık. The Wager ise akademik olmayan, etkili bir naratif kurgudışı kitap olduğu için burada incelemeyi daha uygun bulduk. Belki de nitelikli, zengin okur deneyimi sunan kurgudışı kitaplardan da Altı Üstü Kitap’ın biçemini bozmadan söz edebileceğimiz noktalarda söz etmenin ve Altı Üstü Kitap’ın repertuarını bu bağlamdan genişletmenin zamanı gelmiştir.
Okumalı mısınız?
Eğer denizcilik tarihine, sağ kalma öykülerine ya da genel olarak heyecanlı kurgudışı yapıtlara meraklıysanız, evet, mutlaka. Özellikle ‘true crime’ dediğimiz, yaşanmış suç öykülerine ve bunları konu alan kurgudışı çalışmalara meraklıysanız, biraz tarih ilginiz de varsa, bu kitabı kaçırmayın. The Wager çok iyi araştırılmış ve yazılmış, nitelikli kurgudışı kitabın nasıl bir şey olabileceğini gösteren bir yapıt. Beni Türk kurgudışı yazını ve bu yazının eksikleri üzerine de düşündürdü. Size de pek çok şey düşündürecek ve en önemlisi iyi bir okuma deneyimi sunacak.

