90’lar karanlığına verdiğimiz yeni bir kurban: 995 km

Can Güçlü
Özge İpek Esen

995 km, deneyimli Murathan Mungan okurlarına göre Mungan’ın alışılageldik tarzının dışına çıktığı, ilginç bir roman. Giriştiği iş oldukça büyük, ancak başarılı ve başarısız olduğu alanlar var. Biz de Mungan’ın bu deneyselliğinden yararlanarak yeni bir iş yapıyor ve ilk kez bir incelemeyi Altı Üstü Kitap ekibinden iki kişi olarak yazıyoruz. Kitapla ilgili o ya da bu biçimde kabul etmemiz gereken ilk şey şu: 995 km, Mungan’ın bu girişimini ve 90’lı yılların karanlık yönlerini gündeme getirmekte başarılı. Bu inceleme, bir anlamda, kitabı okuduktan sonra ister istemez kendi aramızda konuşup durduğumuz şeylerin yazıya dökülmesine dayanıyor.

995 km, 1990’larda Güneydoğu’da işlenen faili meçhullerin, diğer bir deyişle türlü güç odaklarınca örtbas edilmiş cinayetlerin romanı, ya da çıkış noktası burası. ‘Cihadın Askerleri’ adlı radikal dinci bir örgütün, aynı zamanda devlet içine çöreklenmiş bir güç odağıyla eşgüdümlü olarak bölgenin ileri gelenlerinden birini öldürmesiyle açılıyor. Örgüt ve kişi adlarına ek olarak belirli olaylar, dönemi ne denli iyi tanıdığınız ölçüsünde gerçek adlara ve olaylara karşılık geliyor. Bazılarını saptamakta güçlük çekmezken döneme ilişkin pek bir şey bilmiyorsanız bazılarının tam neye karşılık geldiğini ayırt etmekte zorlanabilirsiniz.

Ana karakter, kendini Allah yolunda can almaya adamış dinci bir tetikçi. ‘Cihadın Askerleri’ örgütünün çekirdekten yetişme bir müridi. Mungan’ın anlatısı kitabın ilk ve asıl bölümünde katili izliyor, romanı tam olarak onun gözünden yazmasa da okura onunla ilgili önemli bir kavrayış sağlıyor. Dinci bir tetikçinin hangi toplumsal yapılardan çıkabileceğini, herkesin birbirini sırtından vurduğu bir kurtlar sofrasında kendini nasıl var edebildiğini, neye değer verip vermediğini, benzer tür ve yönelimde sayılabilecek romanlardan daha ayrıntılı biçimde işliyor. Ana karakterin, önemli bir cinayet işledikten sonra devlet içinde çalışan yarı istihbari bir düzensiz savaş örgütünün -Mungan bunu JEM diye adlandırmış- eliyle bölgeden kaçırılıp 995 km’lik bir yolculuğa çıktığına, yolda türlü kişilerle karşılaştığına ve dönemin ruhuna ilişkin belirli kesitlerle temasa geçtiğine tanık oluyoruz.

İkinci bölümde ise bölgeyle ilgilenen birtakım genç gazetecilerin tanıklıklarını, bir ölçüde de ilk bölümde yaşananlarla ilgili değerlendirmelerini okuyoruz. İkinci bölüm kadrajı katilin omuzlarından çekiyor ve dönemin bazı gruplarının kendi iç tartışmalarına yöneltiyor.

Mungan, aslında 90’ların karanlık ve çapraşık güvenlik politikaları ortamına yazınsal bir pencere açmayı hedefliyor. Her biri birbirinden karanlık ve kuşkulu karakterlerin bir tür resmi geçidi bu. Bazısının kim olduğu, ne amaçladığı, dönemin içinde nasıl bir konumda yer aldığı rahatça saptanabiliyor. Bazısı ise büyük bir gizem perdesiyle örtülü.

Tüm bunları alt alta dizdiğiniz zaman, belirli karakterlerin ete kemiğe büründürülmesi ve bir atmosferin canlandırılması bağlamında, 995 km başarılı bir kitap. Okuru, özellikle de o günleri yaşamış kuşakları alıp o atmosfere taşımakta, belki yaygın olarak kabul gören bakış açılarının dışına çağırmakta başarıya ulaştığı anlaşılıyor.

Ancak şu temel soruda düğümleniyoruz: Bir romanın başat niteliği ve görevi bu olabilir mi? Hele ki kendisini ‘polisiye’ olarak tanımlayan bir romanın?

Asıl açmaz, yaratılan atmosferin ve karakterlerin, kitabın kendi ayakları üzerinde durmasına yetecek bir öykü ve kurgu içinde seferber edilememesinden ileri geliyor. Belki karşı çıkanlar olacaktır, ancak yukarıda karakterleri ve ortamı özetlerken kullandığımız sözcükler, aslında kitabın öyküsünü de bize büyük oranda özetletiyor. Yani bazı karakterler ve bunların iç-dış tartışmaları dışında kitapta kapsamlı bir öykü yok. Bir katilin yolculuğu ve inançları, bazı gazetecilerin ve derin devlet odaklarının tartışmaları.

Üstelik ana karakter olan katil de, kitabın ilk bölümü bir bakıma onun gözünden yazılmış olmasına karşın, tek boyutlu bir biçimde veriliyor. Böyle bir katilin sosyolojik olarak nasıl doğduğu, nasıl bu yola girdiği, eğer bir çatışma yaşıyorsa bunları nasıl değerlendirdiği, nasıl üstesinden geldiği veya gelemediği yeterince derinleştirilmiyor, pek bir yere de bağlanmıyor. Katilin yaşadıklarına ilişkin okurda bir empati duygusu yaratmıyor. Ana karakteri derinleştirmek adına yapılan tek şey onun kendini nasıl da özel hissettiğinin hep aynı olgudan hareketle ve aynı cümlelerle ifade edilmesi. Ancak bu da karakteri derinleştirmekten ziyade okurda bir tekrar hissi yaratıyor. Bu vurgu amacına ulaşmıyor.

Ardından, apansız bir final. Özellikle ikinci bölümde tanıştığımız karakterlerin öyküleri yarım kalıyor, gördüğümüz karanlık ortamın ve çıkar odaklarının nereden gelip nereye gittiğini görmüyoruz. İkinci bölümde yazar merak unsurunu daha çok artırmaya çalışarak, henüz birkaç sayfa önce tanıdığımız gazeteci Rojda’nın kayboluşuna değiniyor, ancak sonuyla ilgili okura bilgi vermiyor. Fakat karakterin derinleştirilememesinden dolayı Rojda’nın bu öykü içindeki özgüllüğünü anlayamıyoruz. Beş sayfa önce tanıdığımız Rojda’nın kaybolması okur için üçüncü sayfa haberlerindeki gibi, sadece bir haber değeri taşıyor. Diyebiliriz ki son sayfalara dek yeni sorular sormayı bırakmayan Mungan soru yanıtlama işini ise kitabın ilk sayfalarında bırakıyor. Verdiği söyleşilerde bunun bilinçli bir seçim olduğunu, boşlukları okurun doldurması gerektiğini belirtiyor. Üstelik somut yanıtlar bekleyen okuru da üstü kapalı biçimde tembellikle suçluyor. Belirli karakterler ve bir atmosferle yetinmek, ya da kitabın ağırlığını bu iki öğeye taşıtmak belki bir öykü derlemesinde daha iyi işleyebilirdi, ancak kendini polisiye olarak tanımlayan bir romanda daha güçlü bir öykü ve kurgu bekleyen okur bunlardan yoksun kalıyor.

Elbette suç yazınının ancak belirli kalıplar içinde başarılı olacağını öne sürecek denli sağduyudan yüz çevirmiş kişiler değiliz. Ancak birtakım genelgeçer kalıplar da bu türün belirleyici özellikleri arasında. Örneğin soru soruyorsanız, yanıtlasanız iyi olur. Ya da yanıtlamayışınızı kitap içinde, yazınsal değeri yüksek bir formülle okura yansıtmayı yeğleyebilirsiniz. Eğer bir olay örgüsüne başlıyorsanız ve yarım kalması öykü için başlı başına bir değer taşımıyorsa, o örgüyü bir yere bağlamanız beklenir. Yarattığınız düğümleri çözmeniz, bir yüzleşme yaratmanız, böylece öyküyü çözüme ulaştırmanız beklenir. Bir gizem öğesinden yararlanıyorsanız, bu gizem öğesini sonuçlandırmanız, ya da sonuçlandırmayışınızı romanın kendi mantığı içinde bir zemine oturtmanız türün alışıldık tavırları arasındadır. Örnekler çoğaltılabilir. Mungan’ın olay örgüsü ve öyküsü atmosfer ve karakterin gölgesi altında kaldığı için, yarattığı gizem ve gerilim öğeleri vurucu bir noktaya bağlanmıyor. Bunun sonucu olarak, romanı sürükleyecek bir gizem duygusunun eksikliğini çekiyoruz. Çünkü ana karakter etrafında örülen gizem, karakterin kitabın sonunda ansızın ortadan kalkmasıyla boşlukta kalıyor.

Sürekli yeni karakterler tanıyoruz, ama bu karakterleri örneğin neden başka bir romanda değil de bu romanda görüyoruz, olay örgüsü ve öykü için önemleri nedir, pek belli değil. Olay örgüsüne ve finale hiçbir etkileri yok. Ya da olduğunu varsaymak okura bırakılıyor.

Dolayısıyla atmosferik ve deneysel bir siyasi gerilim olarak dikkate değer sayılabilecek olan 995 km, bir suç yazını yapıtı olarak alışılageldik kalıpların dışında kalıyor.

O halde 995 km neyi yapıyor, neyi yapamıyor? Birincisi, bir dönemin karanlık ve şaibeli atmosferini belirli bir başarıyla yansıtıyor. İkincisi, gerçek kişi, örgüt ve olaylara pek çok göndermede bulunuyor. Üçüncüsü, iyi bir araştırmanın ürünü olduğuna kuşku yok. Dönemi iyi bilmeyen okurun yakalaması güç, ancak Mungan’ın belli ki iyi çalıştığı pek çok gönderme var. Bunların Türkiye’nin bugünkü siyasi ortamıyla yakından ilintili olduğu da apaçık. Dolayısıyla 995 km toplumsal savı olan bir roman.

Ancak ne yazık ki bu savın altı önemli ölçüde boş. Çünkü roman, bir roman olarak kendi ayakları üzerinde duramıyor. Benzerlerinden iyi bir dili olsa ve bazı karakterleri aslında daha büyük potansiyele sahip olsa da, kitap bir polisiyeden beklenecek öykü ve kurguyla bir soru-yanıt, sorun-çözüm dengesine oturtulmamış. Dolayısıyla bildiğimiz anlamıyla bir öykü yok. Böyle olunca sonuç da yok; sözünü ettiğimiz toplumsal savın varlığı sezinleniyor, ama ne olduğu anlaşılamıyor.

Denebilir ki Mungan, Türk gerilim yazınında çoğu kez aşılamayan bir hendeğe saplanmış: Romanını gerçek olaylara yazdırmış. Haliyle neyin toplumsal, neyin kurgusal, neyin sanatsal ve neyin somut olduğu soruları arasındaki sınırlar büsbütün belirsizleşmiş. Kitabın sorunları kitabın kurgusal çerçevesi içinde çözülmüyor. Okura da bazı sorular ve bir huzursuzluk duygusundan başka bir şey kalmıyor.

995 km, iyi bir kurgudışı araştırmanın mutlaka iyi bir kurgusal sonuç yaratmayacağının çok iyi bir örneği. Kurgunun ve kurgudışının kendi içinde, kendine özgü dinamikler ve bazı yapısal kurallar taşımasının bir nedeni var. Ayrıksı örnekler ve sınırları belirsizleştiren muhteşem yapıtlar yok değil, ancak iyi bir kurgusal yapıttan aşağı yukarı ne bekleneceği belli olduğu gibi, bir kurgudışı yapıtı neyin iyi, neyin kötü kılacağı da belli. Özetle, iyi kurgusal yapıttan iyi dil, iyi karakter, iyi öykü gibi şeyler beklersiniz. İyi kurgudışı yapıttansa iyi araştırma sorusu, iyi sav, iyi araştırma, iyi bağlamlandırma, iyi sonuçlandırma gibi nitelikler beklersiniz. İkisini birbirine karıştırıp, ikisinin de nimetlerinden yararlanmaya çalışıp, ikisinin de belirli gerekliliklerinden -o ya da bu nedenle- kaçındığınız zaman, ortaya 995 km gibi, genel olarak iyi yazılmış da olsa bir roman olarak kendi sınırları içinde kendi kimliğini taşıyamayan, buna ek olarak gerçek olaylarla ilgili kapsamlı bir bilimsel altyapı da yaratamayacak, iki arada bir derede kitaplar çıkıyor. Çünkü kitabı yazınsal olarak eleştirmek olanaklı olmasına karşın, yazdığı eninde sonunda bir roman olduğu için, Mungan’dan yaptığı araştırmanın bulgularını bilimsel bir yolla paylaşmasını beklemek olanaklı değil.

Ancak Mungan’ın hakkını vermek gerekiyor. 995 km’yi eleştirmek kolay, çünkü bir anlamda deneysel bir iş. Tüm deneysel işler gibi yalpaladığı yerler var, özellikle de Mungan’ın yabancısı olduğu bir türde yapıt verme uğraşı dolayısıyla. Mungan’a alışık okur kitabın tarz ve tonunu yadırgayabilecekse de, 995 km, kendini tanımladığı tür içinde benzer işlere kalkışan pek çok kitaptan dil becerisi bakımından daha ileride. Kendini tartıştırmayı başardığı kesin. Ayrıca, Türk yazınının Murathan Mungan gibi prestijli bir adının döneme ilişkin böyle deneysel bir iş yapması bir öncülük niteliği göstererek yazın dünyasının dönemle daha kapsamlı ilgilenmesinin de önünü açabilir, bu da önemsiz bir şey değildir. Bunlarla birlikte, bir dönemin karanlık ve zehri bugünlere sızan ortamı daha iyi bir romanda, hatta bizce daha iyisi, bir öykü ya da novella derlemesinde canlandırılamaz mıydı? Herhalde canlandırılabilirdi, öylesi de daha iyi olurdu. Bu biçimiyle 995 km, 90’lar karanlığına verdiğimiz yeni bir kurban olmanın ötesine pek az geçebiliyor.

Okumalı mısınız?

Soru yanıtlamak ve sav taşımaktan çok soru ve tartışma yaratmakla ilgilenen bir roman olduğu için, 995 km’yi bir sonuca varmaktan çok sürekli yeni sorular sormaya yatkın okura önermek daha kolay. 90’larla ilgili bilgi edinmek istiyorsanız, bazı çok ince göndermelerine karşın, bir roman olduğu için 995 km bunun için uygun değil. İyi bir suç romanı okumak istiyorsanız da önereceğimiz ilk kitap herhalde bu olmazdı. Ancak 90’lar üzerine kafa yormak, Türkiye’nin bazı yapısal sorunlarına yazınsal bir pencereden eğilmek istiyorsanız 995 km size bu olanağı sağlayacak.

Altı Üstü Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin