İlkin Şilan
29 Kasım 2019’un gece saatlerinde Londra’nın lüks rezidanslarından birinin 5. katında bir silüet beliriyor. Genç bir erkeğe ait bu silüet balkona çıkıyor, sağa sola giderek balkonu iyice tarttıktan sonra kendini 5. kattan aşağı atıyor. Bu genç erkeğin ismi Zac İsmailov, ya da hayır, Zac Brettler mı? Hayatındaki insanlar onu farklı isimlerle, farklı iki kişi olarak tanıyor. Bu iki kişi, iki dünya birbirinden ne kadar uzak olabilirse o kadar uzak. Biri bir Rus oligarkın oğlu bilyoner varis Zac İsmailov, diğeri ise Londra’nın orta üst sınıf Yahudi ailelerinden birinden gelen alelade Zac Brettler… Ancak Zac’in trajik ölümünün ardından bazı sırları gün ışığına çıkıyor. London Falling ise bu gencin düşüşünün ve sırlarının ortaya dökülüşünün sürükleyici bir anlatısı.
Patrick Radden Keefe ödüllü bir gazeteci, The New Yorker’da yayınlanan yazılarıyla tanınıyor. Aynı zamanda kitapları çok satanlar listelerine girmiş bir yazar. Brettler ailesi ile tanışması, “Say Nothing” isimli kitabından uyarlanan dizinin seti için Londra’ya gelmesi sayesinde oldukça tesadüfen gerçekleşiyor. Çocuklarının ölümünün ardından sarsılmış ve 4 yıldır bu trajik olayın sır perdesini aralamaya çalışan Michael ve Rachelle, Patrick Radden Keefe ile birlikte Zac’in hikayesini anlatmaya karar veriyor. Ve bu hikaye anlatması hiç kolay bir hikaye değil.
Brettler ailesi oldukça sıradan, orta üst sınıfa mensup, Londra’nın nezih bir semtinde yaşayan bir aileyken oğulları Zac’in geçirdiği dönüşümle kendilerini büyük bir sınavın içinde buluyor. Zac oldukça sempatik bir çocuktan sahip olduğundan fazlasını isteyen, statü ve paranın getireceği ayrıcalıklı hayatın hayalini kuran, kendini girişimci olarak tanıtan hırslı bir gence dönüşüyor. “Bunda ne var ki?” diye soruyor olabilirsiniz. Ancak her zaman hikayeler anlatmayı sevmiş, farklı aksanları taklit yeteneğiyle bilinen Zac Brettler, Zac İsmailov adı altında ikinci bir hayat yaşamaya başladığında işler sarpa sarmaya başlıyor. Zac İsmailov olarak Rus oligarkı milyarder babasından kalan mirası yatırıma dönüştürmek isteyen bir genç olarak kendini tanıttığında bu hayali para yüzünden peşine oldukça gerçek tehlikeler takılıyor.
Verinder Sharma ve Akbar Shamji, Zac’in ailesinden gizli yaşadığı bu ikinci sahte hayatın ana oyuncuları. Zac’ten yaşça oldukça büyük bu iki adam Zac’in hayalini kurduğu gösterişli hayatın kapısını onun için aralıyor. Ancak bunu kalplerinin iyiliğinden mi yapıyorlar sorusu farklı tanıkların farklı cevaplar verdiği bir konu. Verinder Sharma Londra’nın yeraltı dünyasında oldukça nam salmış bir karakterken Akbar Shamji, babası Abdul Shamji gibi geçmişi skandallar, iflaslar, borçlar ve yalanlarla dolu bir iş adamı. Kesin olan tek şeyse Zac ne kadar zeki bir çocuk olursa olsun, Verinder Sharma ve Akbar Shamji’nin bu oyunu Zac’ten çok daha uzun süredir oynadığı. Kitabı okuyacaklar için okuma zevkini baltalamadan bu insanlar hakkında bir şeyler söylemek kolay değil. Ancak şunu belirtmeliyim ki kapalı kapılar ardında, yüzlerce kilometre uzakta okurken bile tüylerimi diken diken, midemi altüst ettiler.
Patrick Radden Keefe London Falling ile gerçek suç anlatısını daha önce görmediğim bir perspektiften ele alıyor. Kitap Londra’nın yıllar içindeki kentsel ve sosyolojik değişimini, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası Londra’ya gelen Rus oligarkların tarihini, Michael ve Rachelle’in soyağacındaki önemli karakterleri, Akbar Shamji ve Verinder Sharma’nın geçmişlerini okuru ana hikayeden koparmadan, sıkmadan ele almayı başarıyor. Bu anlatı stili, yaşanan trajediye çıkan yolları takip etmeyi okur için kolaylaştırırken, bu olayı tekil bir trajedi olarak değil neredeyse “Kırmızı Pazartesi” gibi, hikayenin ve kişilerin adım adım ilerlediği, neden sonuç ilişkisine bağlı bir olay örgüsüne dönüştürüyor. Hiçbirimiz sadece kendi hayatlarımızı yaşamıyoruz, şimdiye kadar bizim bu noktaya gelmemizi sağlamış herkesin bir parçası bizim günlük yaşantılarımızı etkiliyor. Ben buna inanan bir insan olarak anlatıyı takip ederken 2019 yılında yaşanan bir trajediye çıkan yollarda yürümekten şikayetçi olmadım.
Tabi benim bu kadar sevmiş olmam yazarın birçok eleştirinin odağında kalmış olduğunu değiştirmiyor. Bu kitabın çerçevesinde birçok soru sorulmuş ancak beni en etkileyen soru şu oldu:
Bir gencin ailesiyle birlikte yazılan bir trajedi anlatısında, bir gazeteci ne kadar derine inmeye cesaret edebilir? Bu kadar büyük bir yasın gölgesinde ne kadar tarafsız kalabilir?
Eleştirmenler Patrick Radden Keefe’i bu kitabı taraflı bir noktadan, yani bu gencin intihar etmediğine inanan bir bakış açısından yazmış olmakla suçluyor. Bir gazeteci olarak konuya olan nesnelliğini ve mesafesini yitirmiş olabileceğini söylüyorlar. Aynı zamanda Zac’in cinsel yönelimi ile ilgili bir sorgulamanın kitapta geçiştirilmiş olabileceğinden bahsediyorlar. Ben bu eleştirilere katılmamakla birlikte bunların bu kitap özelindeki bir suç anlatısı için sorulması ve değerlendirilmesi gereken sorular olduğunu düşünüyorum.
Kitabın sonu beni çok etkileyen bir şekilde bitti, şu ana kadar çok az kurgudışı kitabın son cümlesini boğazımda bir düğümle bitirmişimdir. Tıpkı kitap boyunca takip ettiğimiz bütün yolların Zac’in talihsiz sonuna çıkması gibi ben de kitap boyunca kendimi bir noktada bir annenin, babanın ve abinin 19 yaşında ölen sevdikleri için hissettikleri yasla başbaşa bulmaya hazırlamıştım. Patrick Radden Keefe bunu çok basit bir sahneyle çok etkileyici bir şekilde yapmayı başarmış ki sadece bunun için bile onu tebrik etmek isterdim.
Okumalı mısınız?
London Falling okuması kolay bir kitap değil, yalan söylemeyeceğim. Normalde kullanacağım “keyifli bir okuma” tabirini de kullanamayacağım. Ama özellikle kurgudışı türünde farklı bir kitap okumak isteyen birinin elinden bırakamayacağı bir kitap olacaktır, ona eminim.

