Söyleşi: Can Güçlü
Ömür Kurt, çağdaş Türk çocuk yazınının en güçlü yazarlarından biri. Gazetecilik kariyerinden gelen ilgi ile çalışma alanlarını yazınsal üretime başarılı biçimde yansıtıyor. Bazen takip etmeyi güçleştirecek ölçüde üretken ve çalışkan. Tüm kitaplarında doğa, çevre, hayvanlar, şehirleşme, savaşlar ve yakın tarih gibi temalara yöneliyor. Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu ilk çocuk kitabı değil, ancak yazınsal kariyerinin en büyük sıçramalarından birini temsil ediyor, yazınsal ilgi alanlarını da canlı biçimde yansıtıyor.
Altı Üstü Kitap olarak Ömür Kurt’la Altın Kitaplar yayınevinden çıkan ve 100 bininci okura ulaşması onuruna özel bir baskı yapan Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu kitabını, kariyerini ve kitabın yayınlanmadan önceki ve sonraki maceralarını konuştuk. Özel baskının sonunda yer alan söyleşimizi, Altı Üstü Kitap okurları için kendi sitemizden de yayınlıyoruz.
Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu ile 2017 yılında Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı’nın Çocuk Romanı Ödülünü kazandınız. Oldukça prestijli bir ödül ve çok anlamlı bir başarı. Nasıl ortaya çıktı bu kitap?
Bu kitabı yazmaya karar verdiğimde Orta Doğu’da tıpkı ilkçağı sona erdiren Kavimler Göçü gibi yeni bir göç dalgası başlamıştı. Savaştan kaçan insanlar evlerini barklarını geride bırakmış, ellerinde küçük birer bohça ile yollara düşmüşlerdi. Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Yemen’de savaş vardı. Ancak bu insanlar, ellerine valizlerini alıp başka bir ülkeye kolayca gidemiyorlardı. Özellikle medeniyetin, demokrasinin ve insan haklarının beşiği sayılan Avrupa’da çok sert muamele görüyordu göçmenler… Ege Denizi’nde botları batıyor, sınır kapılarında açlıkla ve soğukla karşı karşıya kalıyorlardı. Küçük bir çocuk bile olsanız sizi bir sınırdan içeri almıyorlardı (Türkiye hariç tabii… Çünkü Türkiye milyonlarca düzensiz göçmene kapılarını açmıştı). Göçmenlere sınır kapılarında pasaport soruluyor, güvenlik koridorları oluşturuluyor, hepsine geldikleri yerlere dönmeleri söyleniyordu. “Oysa” diye düşünmüştüm, “İzmir’den yola çıkan bir martı hiçbir engele takılmadan rahatça Atina’ya gidebiliyor. İnsanlar için sınırlar var, ama hayvanlar için sınır yok.” İşte bu düşünce, kuzey ormanlarından yola çıkan bir yaban ördeği ailesinin güneşe yolculuğunu yazma fikrine sürükledi beni. Bu yolculukta dünyaya gökyüzünden bakacaklar ve gelişen teknolojinin, son model arabaların, gökleri delen binaların, kuruyan nehirlerin, oyulan dağların görüntüsünü kendi bakış açılarından anlatacaklardı. Tabii insan zihninin ördüğü duvarları, sınırları, savaş ve barışı, iyiliği ve kötülüğü iç içe yansıtarak. Tüm karşıtlıklarıyla dünyadaki insan kaynaklı sorunları, hayvanların gözünden anlatan bu kitap işte böyle ortaya çıktı.
Fakat Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu kitabınızın oldukça maceralı bir yazım sürecinin sonunda okurla buluştuğunu da biliyoruz…
Ah evet… Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı onuncu yılını kutluyordu. O yıl, daha önce ödül alan kitapların sergilendiği özel bir tören yapıldı. Ben de gazeteci olarak davet edilmiştim. Orada bir baktım ki, daha önce ödül alanlar hep kadın. Ödül de ellerinde kitaplar tutan bir kadın figürü şeklinde. Şakayla karışık “Ne kadar cinsiyetçi olmuş. Erkeklere ödül verilmiyor mu?” dedim gülerek… Daha önce bu ödülü almış olan yazar arkadaşlarımdan Koray Avcı Çakman “Seneye sen bir dosya yolla, ödülü sen al” dedi. Orada ona “Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu” kitabımın fikrini anlattım. Koray bu kitabın fikrini, konusunu çok beğendi. “Kitabı tamamla ve kurula yolla, göreceksin bu kitap ödül alacak, öngörüyorum” dedi. Ancak ben kitabı bir türlü tamamlayamadım. Yaz geçti, sonbahar geldi ama kitapta tek satır bile ilerleyemedim. Bir türlü başına oturamıyordum. Oysa dosyayı vakfa en son 31 Aralık 2017’ye kadar teslim etmek gerekiyordu. Kasım ayı ortalarında bir gün aniden yazmaya başladım. İlk bölümü bir çırpıda bitirdim ki, bir talihsizlik sonucunda sol elimin dört parmağını fena şekilde yaktım. Sadece serçe parmağım yanmamıştı. Eşim Nilgün beni hemen hastaneye götürdü. Orada bazı ilaçlar yazdılar ve elimi sarıp beni eve yolladılar. Fena halde canım yanıyordu, şaşkın ve üzgündüm de… Ellerimin ne kadar değerli olduğunu da o gün anladım. Nilgün “Kitabı yazmak sonraya kaldı…” dedi üzülerek. Ancak ben eve gelince tekrar masa başına oturdum, sağ elim ve sol elimin serçe parmağını kullanarak kitabı yazmaya devam ettim. Nilgün bana baktı, güldü ve “Delisin sen” dedi. Sabah yazdım akşam yazdım. Duraksız yazdım ve yazdım… Hikâye tüm görüntüleriyle benliğimden öylesine akıyordu ki, yazmayı durduramıyordum. Sonunda kitabı bitirdim, vakfa teslim ettim ve ödülü kazandım.
Maceralı bir yazım süreci hakikaten. Ödül töreni de heyecanlı ve keyifli geçti, biliyoruz. Söz etmek ister misiniz?
Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı Ödülü her yıl 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda gazete ilânıyla açıklanır ve Gülten Dayıoğlu sabah erkenden kazanan ismi arar ve ödülünü müjdeler. Hoş bir tesadüf ki, ben de 23 Nisan doğumluyum. Sabahın saat 8’inde telefonum çaldı. Kalbim gümbürdemeye başladı. Arayan Gülten Dayıoğlu’ydu. Heyecandan havalara uçtum. “Evlâdım” dedi, “sizi tebrik ederim. Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu kitabınız jürinin oy birliğiyle yılın çocuk romanı seçildi. Üstelik bir çırpıda” dedi. Jüride de çok kıymetli isimler vardı. Adnan Binyazar, Prof. Dr. Sedat Sever, Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün, Asuman Portakal… Hayatımın en güzel doğum günü armağanıydı. Ödül töreni de Gülten Dayıoğlu’nun doğum gününde, 15 Mayıs’ta Hacettepe Üniversitesi’nde yapıldı. Adnan Binyazar ile aynı araçta gittik Hacettepe’ye. Bana orada ödül değerlendirme notunu armağan etti ve “Ben şimdiye dek hiç kimseye böyle bir not hediye etmedim, ama size bu notu armağan etmem gerekiyor” dedi. O not hâlâ benimledir ve ebediyen saklayacağım. Büyük bir mutluluk tabii… Adnan Binyazar, Türk edebiyatının en özgün en büyük isimlerinden biri.
Kitabın bu ölçüde etkili olacağını ve geniş kitlelere ulaşacağını öngörmüş müydünüz?
Aslına bakarsanız yazı yazan herkes, yazılarının geniş kitleler tarafından okunmasını ister. Bu, çok doğal bir istektir. Kuşkusuz ben de yazdıklarımı insanlarla paylaşmak için yazıyorum. Kitabımın da hem çocuklara hem de yetişkinlere ulaşmasını çok arzuladım. Ancak bunun için özel bir çabam olmadı. Kitap dilden dile yayıla yayıla, tavsiye edile edile bir anda tanındı. Bu da beni çok mutlu etti. Doğal bir süreç içinde ilerledi hepsi de… Kitabın sevilmesini gerçek ile masalı birleştirmesine bağlıyorum. Gerçek sorunların, masal kahramanlarının birer meselesi haline gelmesi, insanların gördüğü ama bazen anlamlandıramadığı olayların, bir yaban ördeği ailesinin yaşadıklarıyla okura yansıması, kitapla bağ kurulmasına aracılık etti, diye düşünüyorum.

Biraz da teknik konulara değinelim. Kitap için nasıl bir araştırma yaptınız? Bir yaban ördeği ailesini odağa alan bir çocuk romanında zoolojik gerçekler ne ölçüde önemlidir? Çocuk yazınında araştırmanın yeri sizce nedir?
Araştırma her zaman çok önemli bir konu. Tüm kitaplarımı yazarken araştırma yaparım. Bu kitap için de yaban ördekleri nasıl göç eder, ne sıklıkta dinlenir, nerelerde duraklar, kimlerden kaçar veya nereye giderler? Nasıl sesler çıkarır, sürülere nasıl önderlik ederler? Hepsi de çok önemli sorulardı ve hayvanlarla ilgili bir kitap yazıyorsanız bu soruları sormanız ve yanıtlarını bilmeniz gerekir. Ben bu kitabı kısa bir sürede yazdım ama öncesinde çok uzun zaman bu konuyu düşündüm, bu konularda okudum. Olgunlaştığında kitap kendiliğinden ortaya çıktı. Zira bir kitabı yazarken birden başına oturup yazamazsınız. Öncesi vardır ve bu süreç uzundur.
Yaban Ördeği Ailesinin Göç Yolculuğu’ndan önce de çocuk kitapları yazıyordunuz. Ancak Gülten Dayıoğlu ödülünü kazandıktan sonra çocuk edebiyatında kuşkusuz adınız daha tanınır hale geldi. Bu kitap, yazınsal kariyerinizi nasıl etkiledi?
Benim için bir dönüm noktası diyebilirim. Kitabı okuyan pek çok kişi bana “Filme çekilmeli, devamı gelmeli” der. Bu durum, okurun kitapla bütünleştiğini gösteriyor. Yazdığım diğer kitaplarda da bu kitaptaki dili arayan okurlar oluyor. Oysa her kitabın bir doğası, teması, kendine ait bir dili var. Hiçbir kitap birbirine benzememelidir. Biricik olmalıdır.
Bu kitabın çok sevilmesi ve okurlardan yoğun ilgi görmesi, yeni kitaplarımın yazım sürecinde sürekli önüme geliyor. Amacım çok kitap yayımlamak değil, nitelikli eser meydana getirmek. Bu sebeple de titiz çalışıyorum. Sözcüklerimin insanları yaralamasını istemem. En ağır konuları bile incitmeden yüreğe işlemek isterim. Dolayısıyla bu kitap bana yeni sorumluluklar yükledi.
Kitabın ödül alması, dikkat çekmesine aracılık etti. Birçok yerde haber oldu. Benimle röportajlar yapıldı. Okullardan çok yoğun talep oldu ve çocuklarla okul buluşmalarında bir araya geldik. Bu da kuşkusuz ki kitabın da benim de tanınırlığıma katkı sağladı.
Kitabın yazıldığı günlerden bu yana dünya nasıl dönüştü? Paytak ve ailesi bugünün dünyasının üzerinden uçsaydı, gördükleri ve deneyimledikleri farklı olur muydu?
“Her şey iyiye gitti” demeyi isterdim. Oysa iklim değişikliği, orman yangınları, artan beton miktarı ve düzensiz genişleyen şehirler, su sorunları, savaşlar, tükenen denizler dünyamızı daha da zora soktu. Zeytinlikler yok oluyor, özellikle Akdeniz coğrafyasında çok önemli ormanlık alanlar küle döndü. Bu durum insanların geleceğini de tehdit ediyor, hayvanların ve bitki türlerinin geleceğini de… Bu sebeple Paytak ve ailesine daha çok kulak vermemiz gereken bir zamanı yaşıyoruz, diye düşünüyorum.
Kitap peş peşe baskı yaptı ve artık 100 bin okura ulaştı. Paytak’ın yolculuğu okurlarınızda nasıl bir etki yarattı, sizi en çok etkileyen geri dönüşler hangileriydi? Çocuk ve genç okurlardan gelen yorumlar, kendi kitabınıza yeni bir gözle bakmanızı sağladı mı?
Okurların yorumları her zaman çok önemlidir. Özellikle çocuk okurlar, her şeyi çok açıkça dile getirirler. Çekinmezler. Sözcüklerine filtre de koymazlar. Düşüncelerini olduğu gibi söylerler. Bu muazzamdır. Çocuk okurlar, kitapla ilgili beni onurlandıran yorumlar yapıyorlar. Onları en çok ilgilendiren bölümleri, karakterleri ya da en çok etkilendikleri cümleleri söylüyorlar. Evimde, çocukların Paytak ve ailesiyle ilgili çizdiği pek çok resim var. Kitaptan sözler var. Kitaba ve karakterlere yazdıkları mektuplar var. Bu mektuplarda hep umut var. Zira yaşam varsa, umut var. Bundan büyük zenginlik mi var?
Çok teşekkür ederiz.

