Söyleşi: Özge İpek Esen
Altı Üstü Kitap’ın ilk zamanlarında başladığımız Yayınevi Söyleşileri dizimiz geri döndü! Gittikçe zorlaşan ekonomik koşullara, askıya alınmış özgürlüklere, artan haksızlıkların ve siyasal gündemin boğucu havasına rağmen kitaplara sığınmaya devam ediyoruz. İstedik ki vaziyet böyleyken hem yayınevlerinin hikâyesini dinleyelim hem de kitap, edebiyat ve yayıncılığın bu vaziyet içindeki yerini konuşalım. İlk söyleşimizi İletişim Yayınları adına Tanıl Bora ile yaptık.
Yayınevinin nasıl bir doğum hikâyesi var, bize İletişim’in tarihinden, geçtiği yollardan bahsedebilir misiniz? Web sitenizin hakkında kısmında bu hikâye var biliyorum ama içinden geçtiğimiz dönemde bu hikayeyi burada hatırlatmak istiyorum. Kısaca bahsetseniz bile yeter.
İster istemez tekrar olacak! İletişim Yayınları 12 Eylül darbesinden yaklaşık iki yıl sonra, demokratik muhalefet platformu teşkil edecek bir haftalık haber dergisi çıkartma amacıyla kuruldu. 1989’a kadar, başta böyle bir haftalık derginin yanı sıra, bir dizi aylık popüler dergi ve ansiklopedi yayımladı. Kitap yayını, bir yandan pek çok önemli eserin yer aldığı bir kataloğa sahip olmakla birlikte, o ara ikincil bir iş gibiydi. Haftalık haber dergisi çıkarmanın mali yükünün caydırmasıyla, 1989’da tamamen kitap ve ansiklopedi yayıncılığına odaklanıldı. Zamanla ansiklopedi yayıncılığı da bir bakıma “çağ dışı” kaldı. Yine de, kitaplar yanında, referans oluşturacak edisyonlar, diziler ile, “eski çağda” ansiklopediden beklenene benzer bir işlevi sürdürüyor sayılırız. Neticede, bu konuşmayı yaptığımız günler itibarıyla 3600’e yaklaşan bir kitap külliyatı var ortada.
Gördüğüm kadarıyla İletişim’in yayın politikası aynı oranda hem övülüyor hem de tartışılıyor. Tabii akademik yayıncılıktaki politikalarınızdan bahsediyorum burada. Hem bastığınız kitaplarla siz akademiye yön veriyorsunuz hem de akademiden size bir talep var. Yayınevinin yayın politikası akademik bir paradigma oluşturdu diyebilir miyiz? Bir de hazır yeri gelmişken İletişim’in neredeyse başı çektiği yüksek lisans/doktora tez çalışmasının kitaplaşması meselesine dair neler söylemek istersiniz?
Evet, hem övülüyor hem, tartışmadan ziyade, zemmediliyor. Kötü gözle bakanlar, İletişim’in bir hegemonya oluşturduğunu, akademik alanda muteber olanın ölçüsünü belirlediğini ileri sürüyorlar. Bunu sağdan da söyleyenler var, soldan da. (Bu arada, hem böyle esip üfürüp hem de kitabının buradan yayımlanmasını isteyenler de az değil.) Yine biliyorsunuz, çeşitli güncel olaylar vesilesiyle, “fake” İletişim araştırma-inceleme dizisi kitap kapakları yapıyorlar sosyal medyada! Tabii bu hegemonik etkiyi itham gibi değil de övgü gibi konu edenler de oluyor.
Bu tartışmanın, AKP’lilerin “kültürel hegemonya” davasına benzer, ona yakın bir yere gitmesini hiç doğru ve hayırlı bulmam. Ki doğrudan doğruya o davayı güdenler de aynen bunu yapıyorlar zaten! İletişim’i yayın karar ve tercihleriyle memleketin bütün irfan hayatına hükmeden bir mihrak gibi resmetmek, hem çirkin hem doğru değil. Elbette, istikrarla bu işi sürdürdüğümüzden, işimizi ciddiye aldığımızdan, heves ve merak duygumuzu canlı tutmaya çalıştığımızdan, bir “kalite standardı” oluşumuna katkımız oluyor, bundan hep beraber gurur duyarız. Fakat İletişim bir tekel değildir ve “semasında tek yıldız” değildir. Birçok başka iyi yayınevi var, -akademik yayıncılıkta da-, ve onlar da pekâlâ etkilidirler. Birçok başka yayınevinin kitabını alıp imrenerek okuyorum.
Özellikle modern Türkiye tarihinin değişik cepheleriyle, tabusuz, kutsalsız, eleştirel bir muhasebesi için iyi bir kitaplık oluşturduğumuzu söyleyebilirim. Sanırım en dikkat çekici katkılarımızdan biri, bu. Ama mesela yine araştırma-inceleme dizisi içinde genişçe bir öbek oluşturan emek çalışmaları, beni, bizi çok üzen bir ilgisizlikle karşılandı, karşılanıyor. Oysa, emek deneyiminin ve emek hareketinin analizine ilişkin, gerçekten zihin açıcı bir kitaplık oluşturduk. Kadri kıymeti bilinmedi bence. Demek, her ektiğimiz de yeşermiyor!
Yüksek lisans ve doktora tezlerinin kitaplaşması… Elbette tezler önemli bir kaynak bizim için, bütün edebiyat-dışı yayın faaliyeti için. Bununla beraber, tezlerin tez olmaktan gelen bir problemleri oluyor: Akademik icaplar gereği, fevkalade kuru, yer yer rapor diline yaklaşan bir dille yazılıyorlar (mektedir/maktadır kipini yasaklama hayali kuruyorum bazen!). Elbette istisnalar var, şükür ki. Ama genelde, öyle. Teorik girizgâhla konu/malzeme arasındaki bağ, birçok zaman, iç içe geçmiyor da teğelleniyor. Yani esasen iyi, başarılı bir tezin okur dostu bir metne dönüştürülmesi hayli çaba gerektiriyor ve bu işin üstesinden de her zaman ve layıkıyla gelemiyoruz. Bir başka sorun da, üniversite sayısının ölçüsüzce artmasına da bağlı olarak, tez üretiminin azametli bir ölçüye varması. Tahmin edersiniz, burada da brüt oranı çok yüksek, yani uydur kaydır tez sayısı hayli fazla. Ve onlar da kapımızı çalmaktan geri durmuyor. Neticede koca bir yığının içinde iğne arar hale düşebiliyoruz.
Yayınevinin etkileşimlerinden bahsetmişken merak ediyorum son yıllarda bookstagram, booktok gibi furyalardan, YouTube’daki kitap inceleme videolarından İletişim nasıl etkilendi? Buralarda örgütlenen, yayınlar yapan kitap kulüpleri de var. Buraları takip ediyor musunuz? Sizce bu trendler yayıncılığı nasıl bir noktaya götürecek?
Sosyal medya ilgisi, çağın hayli geri birisine soruyorsunuz bunları! Yayınevi bana göre daha çağdaş, çok şükür. Youtube’da sohbet videoları, epey zamandır yayımlıyoruz. Bahsettiğiniz kitap kulüpleri, yayınevlerinden bağımsız olarak, kendi dinamikleriyle iyi yol alıyorlar gözleyebildiğim kadarıyla. Daha ziyade yazar arkadaşlarımdan edindiğim izlenim… Bir okur-yazar etkileşimine imkân açıyorlar. Keşke yayınevleri, bu etkileşime aracılık edecek, onu teşvik edecek yollar yordamlar geliştirebilseler. Velhasıl, nereye götürecek, bilmiyorum. Okuma deneyimini zenginleştirebilecekleri, bilgiyle, sözle, imgeyle başka türlü ilişkilenme biçimlerine kapı açabilecekleri kesin, bunda da büyük hayırlar vardır; fakat okumayı ikame edeceklerini de düşünmemeli. Veya başka deyişle, okumanın kendisini ikame eder hale gelmelerinden, öyle bir “fayda” umulmasından sakınırım.
Zaman zaman kültürel alanın siyasi olduğuna ilişkin tartışmalar çıkar bilirsiniz. Özellikle de siyasi iktidarın meşruiyeti erozyona uğramaya başladığında… Yayıncılık, siyasi bir alan olarak kurgulanan bir kültürel alan varsa bunun neresindedir sizce?
Banal bir hakikati tekrarlayalım: elbette her şey zaten siyasal! Bence iktidarın meşruiyetinin erozyonundan bağımsız olarak da öyle. Belki bununla şu meşhur “kültürel hegemonya kuramadık” yerinmelerini kastediyorsunuz! Yayıncılığın siyasi bir alan olarak kurgulanması deyince, bunu bir komplo gibi düşünmeyelim; elbette yayıncılık da, akıl, fikir ve söz ve imge işleyen bir kültür endüstrisi branşı olarak, siyasal açıdan önemlidir. önemsenir. Kendince, etki yaratabilir. Tabii medya kadar etkili asla değil. Kitapları kaç kişi okuyor ki! Yayıncılığın (kitap ve dergi yayıncılığından bahsediyoruz) siyasal-toplumsal etkisi, sanıyorum içeriklerden fazla, prestij cinsinden… Düşünce üretimine, ilim sahibi olmaya, araştırmış incelemiş olmaya verilen, daha doğrusu aslında verilmesi gerektiği düşünülen önemle ilgili bir prestij. Bana sorarsanız iktidar nezdinde, sadece iktidar değil “büyük” kamuoyu nezdinde, maalesef daha ziyade bu cinsten bir prestij söz konusu. İktidarın yayıncılık alanını kurgulamaya dönük gayretinde de belirleyici olan, bu prestij otoritesini ele geçirmek. Neyin prestijli olduğuna karar verme gücünü ele geçirmek.
Etkinlikten söz edersek yine… Bir kitabın neredeyse en büyük öneminin, faydasının, yazarına ekranda görünürlük kazandırması olduğunu gözlemiyor muyuz? Kitap, yani fikir ve söz, görünür olmanın kaldıracı olarak, vesilesi olarak önemlidir. Bence bu durum bizzat bir kültürel hegemonyanın belirtisi. Aklın fikrin, sözün bu araçsallaşma biçimi, mevcut iktidarı da aşan bir iktidarın hegemonyasının belirtisi.
Bana öyle geliyor ki 80’lerden sonra az kitabın basıldığı ama basılan kitapların daha çok kamusal alanda tartışıldığı bir dönem var sanki. Oysa şimdi daha çok kitap basılıyor fakat basılan kitapların derdini, meselesini tartışmıyoruz. Yanlış bir gözlem mi bu?
Kesinlikle çok doğru bir gözlem. Şüphesiz. Bunun nedenini tartışmak gerekir. Ama tam da genel bir tartışmasızlık meselesinden ötürü, bunu tartışmak da kolay değil!
Kültür ürünlerinin -işte kitap, dergi, kaset vs- baskıcı zamanlarda yakıldığı, saklandığı, gömüldüğü dönemler yaşadı Türkiye. Şimdi yine otoriter bir dönemdeyiz. Siyasi iktidarın önceki dönemlere kıyasla kültür ürünlerine baskısı sizce azaldı mı yoksa artık buna gerek duymuyor mu? Ya da biz mi göremiyoruz bunca hayhuyun içinde.
Evet, pek kitap yakan, gömen olmadı değil mi şu son zamanlarda! Kültür ürünleri üzerindeki baskı azalmadı, en azından hâlâ hiç “az” değil. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” suçlaması, sistematik bir düşünce özgürlüğü ihlâl cihazı olarak iş görüyor. Sergiler, konserler yasaklanıyor, nice internet mecrasına (ki buralarda sadece “haber-yorum” değil “kültür-sanat” da dönüyor) engel getiriliyor, Leman linçi hafızalarda taze… En önemli sorunlardan biri, her branşta, çok kuvvetli bir otosansürün hüküm sürüyor olması. Kitap, dijital ve görsel mecralara nazaran epeyce önemsizleştiği için, görece az baskı görüyor olabilir. Ama sadece görece.
Mevcut ekonomik krizin okuru tüketim tercihlerinde etkilediğini düşünüyorum. Artık okur kitabı, iyi edebiyat ya beğeni ölçütüyle değil de sayfa sayısı, dolayısıyla da fiyatı üzerinden değerlendirerek seçiyor. Siz bu konuda neler söylersiniz? Ekonomik kriz sebebiyle okurların tüketim tercihlerinde siz nelere şahit oluyorsunuz?
Ekonomi darlık elbette doğrudan etkiliyor. Gözüne kestirdiği üç kitabı da alıveren birisi, artık ölçüp tartıp içlerinden birisini alıyor. Becerisi olan, dijital korsan yollara daha fazla itibar ediyor. Kalın kitaplar, dediğiniz gibi pahasıyla göz korkutur hale geliyor. Buna karşılık bazı okurlar, fiyat-sayfa sayısı optimumunu da gözetiyor gözlediğim kadarıyla: yani “o parayı veriyorsam bari ele gelir bir şey olsun” dercesine, hacimli kitabı tercih edebiliyorlar. Her halükârda, ince kitaplar “bile” pahalı geliyor insanlara.
Tabii burada ezelî konu: Başka harcamalarla mukayese ettiğimizde, kitabın hiç de pahalı olmaması. En azından özellikle pahalı olmaması. Ama hep böyledir, kitabın pahası çok göze batar, her şeyden fazla göze batar. Her zaman, kitap fiyatı bir şişe biranın, bir paket sigaranın, bir yerde yiyeceğiniz kötü pidenin fiyatıyla mukayese edilir ve “bir tek kitabın fiyatı mı gözünüze batıyor?” diye serzenişte bulunulur. Haklı serzeniştir, birçok zaman “haklısın aslında” diye karşılanır ama nafiledir, şimdiye kadar somut bir etkisi olduğu görülmemiştir.
Son olarak sizce şu an Türkiye’de yayıncılığın en büyük sorunu nedir?
Bir tanecik mi söyleyebilirim? Birkaç tane sayayım. Önem sırasına koymadan. Maliyetler ve başka sektörlere nasip olmayan vergi yükü… Kitabevi sayısının azlığı, mevcut kitabevleri içinde de sahici kitabevlerinin azlığı… Okumaktan bilfiil caydıran “maarif” siyaseti…
Çok teşekkür ederiz.

