Anne: Kesinlikle Okumanız Gereken Brontë

İlkin Şilan

Brontë soyadını gördüğünde insanların aklına gelen ilk eser sanıyorum ki Uğultulu Tepeler olacaktır. Birçok kez sinemaya uyarlanmış bu eserin ilk yayınlandığında pek tutmadığını öğrenmek birçokları için şok edici olabilir. Emily Brontë, kısa hayatında yazdığı bu tek romanı ve birçok şiiri ile hala adından söz ettiriyor. Bunda ablası Charlotte’ın önemli bir katkısı var, Emily öldükten sonra onun mirasına hep sahip çıktı ve onun ne kadar yetenekli bir yazar olduğunu anlatmayı bırakmadı. Kendisi de 38 yıllık hayatına 4 roman, şiirler ve kısa yazılar sığdırdı. En önemlisi Jane Eyre olmak üzere tüm kitaplarıyla adını edebiyat tarihine yazdırdı. Emily ve Charlotte’ın ismini bilmeyen veya en azından bir kez duymamış kimse yoktur. Aynı şeyi Anne için söyleyebilir miyiz?

Brontë’lerin sonuncusu: Anne

Anne, kardeşlerin en küçüğü olarak 1820 yılında doğdu. Brontë kardeşlerin annesi Maria Branwell Brontë, Anne’nin doğumundan kısa bir süre sonra (şimdi rahim kanseri olduğu tahmin edilen) bir hastalık sebebiyle hayatını kaybetti. Brontëler için trajedi ne yazık ki burada son bulmadı. Ailenin en büyük iki kızı Maria ve Elizabeth, 1825’de ardarda tüberkülozdan dolayı hayatını kaybetti. Geriye babaları Patrick, erkek kardeşleri Branwell, Charlotte, Emily ve Anne kaldı.

Anne ailesiyle birlikte Haworth’da büyüdü. Oldukça yetenekli bir kızdı. Ablası Emily kadar iyi olmasa da oldukça iyi bir şair olarak anılıyordu, akıcı şekilde Latince konuşabiliyordu, piyano çalıyordu ve çizim yapıyordu. Metanetli bir kız olduğunu biliyoruz çünkü kardeşleri arasında en uzun süre mürebbiyelik yapan ve bu işi (döneminin kayıtlarına göre tüm zorluklarına rağmen) devam ettirebilen tek kız kardeş Anne oldu. Belki de mürebbiyeliğe daha uzun süre devam edebilirdi ancak erkek kardeşi Branwell’in Anne’in işvereniyle yasak ilişki yaşaması sonucu ikisi de evden ayrılmak zorunda kaldı ve aslında Anne istemeyerek işinden oldu. Yine de işinde oldukça iyi olduğunu anlıyoruz çünkü mürebbiyelik yaptığı son öğrencileri onunla bağını koparmadı. Anne’in aynı zamanda oldukça güzel bir genç kız olduğu söyleniyordu, kişiliği ise sakin ve itaatkar olarak tanımlanıyordu.

Anne tutkulu bir okur ve yazardı. İlk romanı Agnes Grey için çalışmaya mürebbiyelik yaptığı dönemde başladı. Hem kitaplarından hem de dönemin mürebbiyelerinin hayatlarından bildiğimiz kadarıyla yazılarını gizlilik içerisinde, zor koşullarda ve sahip olduğu kısa zaman aralıklarında yazmış olmalı ama yine de yazmaya devam etmişti. Anne’in tutkulu bir yazar olduğunu kabul etmek gerek, çalıştığı ilk evde Ingham ailesinin çocuklarına mürebbiyelik yaparken Bayan Ingham’ın dediğine göre yazılarını yazabilmek için bir kez çocukları masanın ayağına bile bağlamıştı.

Brontë kardeşler yayın dünyasına ayak basıyor.

Anne Agnes Grey’e mürebbiyelik yıllarında başlamış olsa da ilk basılı eseri 1846 yılında kız kardeşlerin ortak çıkardıkları şiir kitabı oldu. Bu kitap Currer, Ellis ve Acton Bell kardeşlerin eseri olarak yayınlandı ve seçtikleri isimleri daha sonra romanlarını yazarken de kullandılar. Ne yazık ki ne Anne ne de Emily yaşadıkları sürece kitaplarını kendi isimleriyle basılmış olarak göremedi, iki kız kardeş arka arkaya tüberkülozdan öldükten sonra tek kalan Charlotte bu isimlerin arkasındaki gerçek kişileri açıkladı. Bu vesileyle aslında dönemin ses getiren yazar kardeşleri “Bell kardeşlerin” erkek olmadığını da açıklamış oldu.

Şiir kitaplarının çok satmaması kızları yıldırmadı. İlk romanlarını tamamlayan kız kardeşler eserlerini yayınlatmak için bir arayışa girdi ve sonucunda Emily Uğultulu Tepeler için, Anne ise Agnes Grey için yayıncı buldu. Charlotte’ın ise şansı kız kardeşleri kadar yaver gitmedi, ilk eseri Profesör dönemin yayınevleri tarafından reddedildi. Pes etmeyen Charlotte ikinci eseri olan Jane Eyre’i tamamladı ve bu eserini yayınlamayı kabul eden bir yayıncı sayesinde kız kardeşlerinden önce eserini basılmış olarak görme fırsatını yakaladı. (İlk eseri olan Profesör ise ironik olarak Charlotte’ın ölümünden iki yıl sonra eşi tarafından son eseri olarak okurlarla paylaşıldı.)

Jane Eyre ve Agnes Grey

Aslında Anne’in edebi kaderi bu noktada şekillenmeye başladı. Kız kardeşlerin yazım süreçlerini ve yazdıklarını birbirleriyle paylaştıklarını biliyoruz. Bu nedenle Anne Jane Eyre’i ilk gördüğünde (veya okuduğunda demek daha doğru olacaktır) orada olmak isterdim. Jane Eyre hem yazım stili olarak hem de konu olarak Agnes Grey’i oldukça andırıyordu. İkisi de okuyucu ile direkt konuşan, birçok açıdan ortak özellikler barındıran, mürebbiyelerin ağzından yazılmış kitaplardı. Kitabın ele aldığı konularda da benzerlikler görülüyordu. Tabi ki farklılıkları yok değildi, Agnes Grey gerçekçiliği ile ön plana çıkıyordu. Dönemin mürebbiyelerinin yaşadığı hayat Jane Eyre’in hayatındansa Agnes Grey’in hayatına benziyordu. Charlotte’ın kendi deneyimleri bile Agnes Grey ile daha çok örtüşüyordu, Ellen Nussey’e yazdığı mektuplarda mürebbiyeliğin zorluklarını ve bu mesleğe karşı bakış açısını oldukça karamsar bir dille anlatmıştı. Yine de eserinde daha romantize edilmiş bir versiyonunu kaleme almayı tercih etti. Jane Eyre daha gotik ve dramatik bir olay örgüsüne sahipken Agnes Grey daha sade bir dile ve olay örgüsüne sahipti. Ek olarak Charlotte’ın kız kardeşlerine “güzel olmayan bir baş karakter” yazarak devrim yaratacağını söylediği anlatılıyordu ancak Agnes Grey’i okuyanların bileceği üzere bu da aslında Anne’in Charlotte’tan önce yaptığı şeylerden biriydi.

Bu sebeple Agnes Grey yayınlandıktan sonra Jane Eyre ile benzerliklerine işaret edilerek Anne’in kitabına bir imitasyon gözüyle bakıldı. Birçok eleştirmen Anne’in sade ve realist anlatımını Jane Eyre’in kompleks ve dramatik olay örgüsüne göre basit buldu. Agnes Grey daha önce yazılmasına rağmen daha sonra yayınlandığı için Jane Eyre’in gölgesinde kalmaktan kurtulamadı. Charlotte, Agnes Grey için genel olarak iyi yorumlarda bulunduğu ve Anne’in gözlem gücünü takdir ettiği halde aradaki esinlenme üzerine herhangi bir yorumda bulunmadı.

Charlotte ve Anne yazmaya devam ediyor, Anne Wildfell Konağı Kiracısı’nı yazıyor.

Emily eğer ikinci bir romana başladıysa bile buna dair herhangi bir kanıt bulunmuyor ancak Anne ikinci eseri Wildfell Konağı Kiracısı’nı bir yıl sonra yayınlattı. Wildfell Konağı Kiracısı’nda olay örgüsüne dramayı entegre etse de toplumsal gerçekçi duruşundan ödün vermedi. Kardeşlerinin romantize ettiği “kusurlu” adamları romantize etmedi. En önemlisi de dönemi için oldukça radikal bir karakteri, kendisini aldatan, aşağılayan ve kötü davranan alkolik eşini çocuğunun geleceğini kurtarmak için terk eden Helen’i kaleme aldı. Ona mutlu bir son verdi. Kadınların kendi kaderlerine yön verdiği ve kendilerini geçindirerek onurlu bir yaşam sürebildiği hikayeler yazdı. Bu hikayelerde erkeklere tanınan özgürlüklerin, toleransın, hata yapabilme hakkının kadınlara verilmemesini sert dille eleştirdi. Kısa ömründe yazdığı iki romanı, ele aldığı konular sebebiyle feminist eserler için öncü kitaplar arasında yerini aldı.

Charlotte’ın yayınlanan ikinci kitabı Shirley ise Emily’nin ölümünden sonra, Anne’in ölümünden ise kısa bir süre önce 1849’da yayınlandı. 1849’da yani aynı yıl içerisinde Anne de ne yazık ki Emily gibi tüberküloz sebebiyle hayatını kaybetti.

Charlotte’ın kararları Anne’in edebi kaderini şekillendiriyor.

Emily, Anne ve erkek kardeşi Branwell’i aylar içerisinde kaybeden Charlotte’ın oldukça zor bir dönemden geçtiği biliniyor. Bu noktada Charlotte kız kardeşlerinin ve kendisinin mahlaslarının arkasındaki gerçek isimleri açıklamaya karar verdi ve kız kardeşlerinin kitaplarının yeniden basılması konusunda tek söz sahibi konumuna geçti. Ve işte tam bu zamanda Anne’in neredeyse edebiyat tarihinden silinmesine sebep olacak bazı kararlar aldı.

Charlotte Emily’nin kitabı Uğultulu Tepeler’in ikinci baskısına onay verirken Wildfell Konağı Kiracısı’nın yeniden basılmasını uzun bir süre engelledi. Oysa kitabın ilk baskısı oldukça iyi satmıştı. Kitap 1854 yılında Anne’in ölümünden neredeyse 6 yıl sonra yeniden basılabildi. Charlotte bu kitabı hiç sevmemişti, sanki kardeşine yakıştıramamıştı ve unutulmasını istemişti. Wildfell Konağı Kiracısı hakkındaki yorumu şöyleydi ve bunu 1854’deki baskının önsözü olarak eklemişti:

“Wildfell Hall’un muhafaza edilecek bir yanı yok diye düşünüyorum. İsabetsiz bir konu seçimiydi. Kibar, mahcup, deneyimsiz bir yazarın karakteri, zevki ve fikirleriyle uyuşmuyordu.”

Bu önsözün Emily’nin kitabının ikinci baskısının önsözünden ne kadar farklı olduğunu göstermek için onun için yazdığı önsözden bir kısım eklemem yeterli olacaktır:

“Her ne kadar öyle diyenler olsa da esasen romantik bir öykü değil. Daha ziyade en üst ve en yoğun perdeden bir trajedi; tutku, intikam ve son safhada şiddetli olduğu kadar yıkıcı bir aşkın öyküsü… Okur yatıştırıcı bir teselli aramasın; bulamaz. Zira yazarı hassas ve çekingen bir yapıya sahip olsa da kalbin hem iyiliğe hem de kötülüğe ne kadar kabil olduğunun bilincinde bir kadındı.”

Peki Charlotte’ın hem Agnes Grey hem de Wildfell Konağı Kiracıları için tutumu sadece edebi bir anlaşmazlıktan mı kaynaklanıyordu? Bunların Charlotte’ın tarafsız edebi görüşleri olmayabileceğine dair göze çarpan bazı yaşanmışlıklar var. Bunların Charlotte’ın kitaplara bakışını veya kardeşlerinin miraslarını yönetirken belirlediği stratejileri ne kadar etkilediğini kesin olarak söylemek tabii ki mümkün değil ancak Charlotte ve Anne’in hayatları boyunca birkaç kez zıt düştüklerini söylemek mümkün.

Kardeş kavgaları

Birçok açıdan Anne’in kız kardeşi Emily ile ikiz gibi oldukları ve çok yakın bir ilişkiye sahip olduğu anlatılıyor. Ancak Anne ve Charlotte arasındaki ilişki Anne ve Emily’nin veya Emily ve Charlotte’ın sahip olduğu ilişkiden daha fırtınalı. Ve bu gelgitler daha sonra Anne’in edebiyat tarihindeki yerinde oldukça belirleyici bir rol oynadı.

Annesini ve en büyük kardeşlerini kaybeden Charlotte aile içerisinde oldukça anaç bir rol edindi. Kendisi de çok büyük olmayan Charlotte bir anda edindiği bu rolü nasıl karşıladı bilemesek de tahmin edebiliriz. Anne ve Charlotte birçok açıdan iki farklı çocukluk geçirdi, bunun sonucu olarak da farklı kişilikler geliştirdiklerini mektuplarını, eserlerini ve yakınlarının anlatılarını inceleyerek görebiliyoruz.

Ama asıl ayrışma belki de William Weightman isimli bir erkeğin hayatlarına girmesi ile başladı. Kız kardeşlerin babasının yanında görev alan William, Charlotte’ın oldukça ilgisini çekmiş olsa da hislerinin karşılıklı olmadığını gördükten sonra Charlotte’ın William Weightman hakkındaki düşünceleri pozitiften negatife hızlı bir ivme aldı. Bunda William’ın Anne’e gösterdiği ilgi büyük rol oynamış olacak ki yine Charlotte mektuplarında bu ikiliye de değinmiş. Yine de Anne veya William hayattayken aralarında herhangi bir aşk yaşandığı ile ilgili herhangi somut bir kanıt bulunmuyor. Sadece söylentiler ve Charlotte’ın mektupları bu konuda bizi biraz da olsa aydınlatıyor.

Ancak Charlotte’ın bile kabul ettiği bir şey varsa o da William’ın iyi kalpliliği ve insanlara verdiği değerdi. Hasta ziyaretleri sırasında kaptığı koleradan 26 yaşında hayatını kaybeden William’ın ölümü üzerine Anne’in şiirlerinde de yas teması görülmeye başlandı. Anne’in yazdığı tüm eserlerde bir parça bu aşka dair izler var. Sadece şiirlerinde değil romanlarında da William kendine bir yer buldu, mesela Agnes Grey’deki Weston karakteri büyük ölçüde William’ın bir yansıması olarak okurun karşısına çıkıyor. Agnes ve Weston’ın romanın sonunda kavuştuğunu söylemeye gerek yok sanıyorum. Anne hem kendini hem de William’ı yaşatmanın ve ölümsüzleştirmenin bir yolunu bulmuş desek yanlış olmaz.

Anne’in William için yazdığı A Reminiscence isimli şiire (en azından okurları olarak bizler bu şiiri William için yazdığını düşünüyoruz) yer vererek bu bölümü kapatmak en doğrusu olacaktır:

Yes, thou art gone! and never more
Thy sunny smile shall gladden me;
But I may pass the old church door,
And pace the floor that covers thee,
May stand upon the cold, damp stone,
And think that, frozen, lies below
The lightest heart that I have known,
The kindest I shall ever know.
Yet, though I cannot see thee more,
‘Tis still a comfort to have seen;
And though thy transient life is o’er,
‘Tis sweet to think that thou hast been;
To think a soul so near divine,
Within a form, so angel fair,
United to a heart like thine,
Has gladdened once our humble sphere.

Anne’in son günleri

William yüzünden Anne’e duyduğu kıskançlığın Charlotte’ı kindar birine dönüştürdüğü ve Anne’i edebiyat dünyasından unutturmak için ant içtiğini düşünmek bence bu hikayedeki herkese haksızlık olacaktır.

Tüm okuduklarımızdan anlayabildiğimiz üzere Charlotte her şeye rağmen kardeşini çok sevdi. Anne son günlerini Charlotte ve Ellen Nussey ile geçirdi ve Ellen Nussey bu son günleri anlatırken Charlotte’ın kederi ve yasını da oldukça etkileyici bir şekilde anlatıyordu. Nussey’e göre Anne ölümün yaklaştığını anladığında dahi Charlotte’ı teselli ederken Charlotte kız kardeşinin son günlerinin ona layık geçmesi için elinden geleni yapıyordu. Ölümünden sonra da Anne, Agnes Grey adlı romanında Weston’ın Agnes’e evlenme teklif ettiği yere çok yakın bir yere gömüldü ve Charlotte her şey ile ilgilendi. Kaynaklara göre Charlotte ölümünden çok etkilendiği kız kardeşinin mezarını ancak bir kez ziyaret edebildi ve bu ziyareti sırasında da mezar taşının iyileştirilmesi (ve mezar taşı hazırlanırken yapılan hataların giderilmesi) için birini tuttu.

İki eser, bir büyük yazar

Anne Brontë ile ilgili yazımı hazırlarken tabii ki iki kitabını ve birçok şiirini en baştan okudum ve bu sefer kitaplara çok başka bir perspektiften, yazarını tanıyarak ve anlayarak bakma şansı yakaladım. Belki de bu nedenle bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim. Anne’in hayatı ve edebi eserleri o kadar iç içe ki satır aralarında yazarın kendi hayatını, hayallerini, hislerini bulmak mümkün. Birçok açıdan bu kurgu eserleri dahi bir günlüğe, bir otobiyografiye çeviriyor.

Kısacık ömrüne iki roman sığdıran Anne belki de yaşasaydı günümüzde ablalarıyla yan yana anılacaktı. Kendini ve yazılarını birincil ağızdan anlatacak, eserlerini büyük bir tutkuyla savunacak, kendi eserlerinin adıyla basıldığını görebilecek, bir yazar ve kadın olarak deneyimlerinin üzerine kattıkça karakterleri de onunla birlikte gelişebilecekti. O dönemde görmemizin mümkün olmayacağı güçlü kadın karakterleriyle nicelerine ilham olabilecekti. Hatta birçoklarına göre Anne Bronte belki de Jane Austen ile yan yana anılacak bir yazar olacaktı.

Umarım bu yazıyla birlikte Anne Brontë ile tanışma isteği duymuşsunuzdur. Ben Anne Brontë ile tanıştığımdan ve kitaplarını okuduğumdan beri aralıklarla kendimi bu kitapları düşünürken buluyorum. Bu nedenle olsa gerek, okumalı mıyım diye soran herkese cevabım: Kesinlikle, Anne, kesinlikle okunması gereken Brontë!

Altı Üstü Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin