Daha iyisini yazmanın zamanı: Yırtıcı Kuşlar Zamanı

Can Güçlü

Yırtıcı Kuşlar Zamanı’nı (Yapı Kredi Yayınları, 2024) incelemek benim açımdan çok kolay değil. Bunun önemli bir nedeni, Başkomser Nevzat kitaplarına çoktandır uzak kalmış olmam. Dolayısıyla özellikle de öykünün bu kitabı aşan, serinin genel akışına dokunan boyutlarıyla ilgili yorumlarımda haksızlık yapmaktan çekinirim. Gerçi serinin yabancısı sayılmam, Kavim’i ve İstanbul Hatırası’nı okuduğumu ve beğendiğimi, Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’ni ise aynı oranda beğenmediğimi anımsıyorum. Buna karşın, Ahmet Ümit’in tarzının bir suç yazını okuru olarak benim beklentilerimle ve beğenilerimle örtüşmediğini, kendisinin Türk suç yazınının en merkezi adlarından birisi olmasıyla da ciddi sorunlarım olduğunu baştan belirtmemde yarar var.

Bütün öyküyü anlatmayacaksam da belli yerlerinden söz edeceğim, dolayısıyla kitabı okuyacaksanız ve öyküden haberdar olmak istemiyorsanız bu yazıya kitabı bitirdikten sonra dönmek isteyebilirsiniz.

Yırtıcı Kuşlar Zamanı, eğer kariyerinin başında ya da ortasında bir yazar tarafından kaleme alınmış olsaydı başka bir değerlendirme yapardım kuşkusuz. Ancak Ahmet Ümit de, Başkomser Nevzat da en azından 1990’lardan beri Türk suç yazınının içinde, hatta pek çok ölçüye göre merkezinde. Ahmet Ümit de Türk polisiyesinin büyük üstadı olarak görülüyor çoğu kişice. Dolayısıyla sonda söyleyeceğimi başlarda söylemiş olayım: Türk suç yazını daha iyisine layık.

Yırtıcı Kuşlar Zamanı, Ağva’da bir fırtına sırasında yaşanan toprak kaymasıyla ortaya çıkan bir ceset üzerinden gelişiyor. Belli ki bir süre önce öldürülüp gömülmüş, gün gelip bulunacağı da düşünülmemiş bir ceset bu. Başkomser Nevzat ve ekibi olayı soruşturmaya gidiyor ve biraz uğraştıktan sonra anlıyor ki bu cesedin Nevzat’ın geçmişiyle çok yakından bağlantısı var: Cinayette kullanılan silah Nevzat’ın beylik tabancası, üstelik Nevzat’ın da maktulü tanıdığı düşünülüyor. Kitabın henüz başlarında bu işin Nevzat’ın yedi yıl önce öldürülen eşiyle kızına uzandığı ortaya çıkıyor, cinayeti belki de intikam için Nevzat’ın işlediği, o dönemde gördüğü elektroşok terapisi nedeniyle de hatırlamadığı düşünülüyor.

Dolayısıyla bir yandan bir cinayet soruşturması, bir yandan da Nevzat’ın geçmişinin karanlık yönlerine bir yolculuk oluşturuyor Yırtıcı Kuşlar Zamanı’nın öyküsünü. Öykünün kritik dönüm noktalarında artık Türkiye’yi ana hedef bellemiş küresel uyuşturucu çeteleri, yolsuzluğa batmış polisler, suçluları savunmaya koşup durduğu halde her akşam televizyona çıkıp bütün ülkeye ders üstüne ders veren ünlü avukatlar boy gösteriyor. Dolayısıyla toplumsal göndermeler, Ahmet Ümit’in tüm kitaplarında olduğu gibi, burada da ön planda.

Peki bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya iyi bir roman çıkıyor mu? Eh. Dediğim gibi, eğer bu kitabı kariyerinin başında bir yazar ortaya koymuş olsaydı umut veren bir başlangıç olarak niteleyebilirdik. 30 küsur yıldır yayınlanıyorsanız ve hala böyle yazıyorsanız bazı şeyleri gözden geçirmenin zamanı gelmiştir.

Öykünün ve kurgunun ortalama olduğunu, çarpıcı olması için tasarlanan noktalarda da neredeyse hiç çarpıcı ve sarsıcı olmadığını düşünüyorum. Büsbütün kötü bir öykü değil, biraz düzenleme ve daha iyi bir kurguyla buradan çok daha iyi bir roman iskeleti çıkabilirmiş. Ancak ‘güncel cinayet soruşturması kendi karanlık geçmişine uzanan polis’ gibi bir klişeye oynuyorsanız ya çok klasik adımları çok başarılı atıp anında klasik olacak bir yapıt yaratmanız beklenir, ya da yeterince yenilik yaparak klişeye saplanmaktan kaçınmanız. Bu konudaki sorunum, Ahmet Ümit’in öyküleriyle ilgili genel sorunumun da bir özeti: Hiçbir zaman giriştiği kadar derinlikli değil, çarpıcı değil, rahatsız edici, cüretkar değil. Çok karanlık şeyler yazdığını düşündüğünde aslında pekala ortalama şeyler yazıyor. Karakterler bazen bazı şeylere büyük dehşetle yaklaşıyor, ancak bunlar okura aynı oranda yansımıyor. Dolayısıyla öykü de, öykünün işleyişi de, başlangıçta verdiği izlenim ölçüsünde çarpıcı ve etkileyici olmuyor.

Aynısı karakterler için geçerli. Nevzat başlıbaşına derinliksiz bir karakter değil, ancak Ali ve Zeynep baştan aşağı karton. Evgenia aynı biçimde. Okuru şaşırtacak hiçbir şey yapmıyorlar. Okurun aklında kalacak hiçbir şey söylemiyorlar. Bunun bir seri kitabı olduğunu aklımıza getirdiğimizde durum iyiden iyiye ciddiye biniyor. Ali ve Zeynep karton ama, 20 yıldır karton. Kitap içinde bir karakter gelişimi görmediğimiz gibi, kitaptan kitaba da bir karakter gelişimi görmüyoruz. Benzer bir şey, aslında ayakları diğerlerinden daha çok yere basan Nevzat için geçerli. Nevzat durduğu yerde duruyor ve başına bir şeyler geliyor. Gerek kitabın başından sonuna, gerekse kitaplar arasında Nevzat’ta büyük bir değişim görmüyoruz. Gördüğümüz kadar değişimi de Ahmet Ümit dile getiriyor ve bundan tatmin olmamızı bekliyor. Kitap ve Ahmet Ümit’in tarzı çok büyük oranda anlat, gösterme ilkesine dayanıyor. Bu kalıbı tanımayanlar için, yazarlara verilen ilk önemli öğüdün anlatma, göster olduğunu belirtmekte yarar var. Yani siz ‘filan karakter bu olaydan çok sarsıldı’ yazabilir ve kendinizi yasak savmış sayabilirsiniz, ama sizden beklenen o karakterin nasıl sarsıldığını başarıyla betimlemeniz ve irdelemenizdir ki okur da bunu duyumsasın ve o süreçle bağ kurabilsin.

Karakterlerin yazımındaki sorun, kitabın genel dilinde ve özellikle diyaloglarda daha net. Nevzat bir polisten çok emekliliği yaklaşmış bir başgarson gibi konuşuyor. Herkese karşı içtenliksizlik düzeyinde nazik, kızınca kızdığı, üzülünce üzüldüğü belli değil. Ali’nin ve özellikle Zeynep’le Evgenia’nın diyaloglarında bu durum okuru daha da çok tırmalıyor. Kadınlar sürekli kendilerinden beklenen konularda kendilerinden beklendiği gibi konuşuyor. Canlı değiller. Örneğin bir sahneyi okudunuz, Evgenia’nın vereceği yanıta kadar geldiniz ve o repliği okumadınız, kafanızdan ortalama bir tahminde bulundunuz. Çok olasıdır ki o karakter sizin tahmininiz doğrultusunda bir şeyler söyleyecek. Bu da bir yazar için övgü sayılmaz herhalde.

Bir diğer sorun Ahmet Ümit’in okuru neredeyse sürekli bebelemesi. Okur yanlış bir şey düşünmesin, bir şeyi yanlış anlamasın diye kimse şaşırtıcı, sarsıcı, ayıp, dehşet verici bir şey söylemiyor. Örneğin biri kaba bir şey söylediyse yazar ya kendisi araya girerek bunu hemen telafi ediyor, ya da karakterlerden biri. Yani kötü bir karakter bir konuda kötü bir şey söyledi, okurun kendi muhakemesini yapıp, yahu bu zaten kötü biri, demek ki böyle düşünüyor diyebileceğine güvenilmiyor. Benzer şeyler toplumsal tartışmalarla ilgili geçerli. Göndermeler var, ancak yüzeysel. Sorunların varlığından haberdarız ama karakterlerin yaşamına etkisini duyumsamıyoruz. Gerçek yaşamda haberdarsak kitapta da gerekli duyarlılığı gösteririz diye düşünülüyor, didaktik ve çiğ bir noktada kalınıyor. Halbuki bu bir suç romanı, belki de o konuları bir haber metninde, televizyon tartışmasında, bir sohbette olamayacak biçimde tartışmak, derinleştirmek, irdelemek olanaklı? Örneğin her konuda konuşan ünlü avukat konusunda belki o karakteri derinleştirerek bir ahlaki sorgulama yapılabilir? Hayır, yapılmıyor. Yazar da, kitap da risk almıyor. Belki alınması gerektiğini düşünmüyor, belki suç yazınının aslında tam da bunları yapmak için uygun bir tür olduğu akla gelmiyor, belki de çok kişinin okuması beklenen bir romanda tartışmaya yol açmak istenmiyor. Böyle olunca öykü de, kurgu da, karakterler de hep bir adım geride duruyor, gidebileceği yerlere gitmiyor, alabileceği riskleri almıyor, anlatabileceği ölçüde karanlık bir öykü anlatmıyor, her şey içtenliksiz bir ortalamalıkta takılı kalıyor. Bunun bir istisnası diyaloglar. Diyaloglar her şeyin iki adım gerisinde duruyor, çünkü karakterler kartonsa diyaloglar onun iki katı karton.

Buna karşın kitap oldukça akıcı. Öykü de, klişe olmasına ve potansiyelini gerçekleştirememesine karşın, kötü değil. Benim için bir artı puan, Yırtıcı Kuşlar Zamanı’nın daha önceki kitaplardan daha çok aksiyon barındırması oldu. Bu özel olarak iyi yazılmış bir aksiyon değil, çatışma sahneleri parlamıyor, hatta yer yer takip etmek gayet güç. Ancak varlığı yokluğundan iyidir. Kitap tahmin edilebilir, biraz da aceleci bir sonla kapanıyorsa da finali hareketli ve akıcı. Kitap, eksikliklerini bir oranda bu akıcılıkla kapatıyor.

Yırtıcı Kuşlar Zamanı belli açılardan, örneğin diyaloglarıyla, ortalamanın altında bir roman. Akıcılığı ve kusurlarına karşın okunabilirliği de ortalamanın üstünde. Öyküsü, bana kalırsa tam olarak ortalama. Bütün bunlar göz önüne alındığında denebilir ki büsbütün ortalama bir kitap bu.

Ancak ülkenin en çok ses getiren polisiye serisi herhalde bu seri, en çok okunan suç yazarı da herhalde Ahmet Ümit. Bu nitelikle görülen ilgi arasındaki uçurumun kusurunun çoğu Ahmet Ümit’te mi? Bir kısmı kuşkusuz onda, ama okurda da kusur var. Okur da, buna kendimi de katarak söylüyorum, yeni yazar denemiyor, okuduğunu sınamıyor, dolayısıyla biri bir biçimde polisiyenin üstadı olduysa ikinci bir emre kadar o mertebede kalıyor. Belki de Türk suç yazarları için daha iyisini yazma, Türk okuru için de daha iyisini yazanlara yönelme zamanı gelmiştir de geçiyordur.

Okumalı mısınız?

Ahmet Ümit’in sıkı okuruysanız, hızlı okunacak popüler ve akıcı kitap arıyorsanız beğenebilirsiniz. İyi polisiye ya da geniş anlamıyla iyi roman okumak istiyorsanız sıra Yırtıcı Kuşlar Zamanı’na gelene kadar çok kitap eskitirsiniz diye düşünüyorum.

Altı Üstü Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin