Ah bu tüketim toplumu, her şeyin müsebbibi: İkna Ulusu

Şule Tüzül

Hitler, İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca Yahudi’yi katlederken binlerce insan nasıl bu katliamın bir parçası oldu, milyonlarca insan nasıl buna sessiz kalabildi? Yıllardır bitmeyen Filistin-İsrail savaşında medeniyet timsali devletler nasıl olup da İsrail’in yanında yer alabiliyor? Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline bütün dünya nasıl seyirci kalabiliyor?

Türkiye ve dünyanın pek çok yerinde kadın cinayetleri, çocuk tecavüzleri nasıl olup da durdurulamıyor?

Sokak hayvanlarını katleden yasaya ilgili ve yetkili kişiler nasıl olup da onay verebiliyor ve yasa doğrultusunda birileri bu katliamları rahatça uygulayabiliyor?

Hiç tanımadığımız insanlara karşı nasıl olup da sırf farklı bir millete, inanca, renge, gruba, cinsiyete sahipler diye nefret edebiliyoruz?

Bir ürün reklamı yüzünden milyonlarca insan ihtiyacı olsun olmasın o ürünü alabiliyor, almayanlar hayretle karşılanabiliyor? İhtiyacımızdan fazlasına nasıl vazgeçilmez ihtiyacımızmış gibi sahip olmaya çabalıyoruz?

Sayfalarca sürecek bu tür sorulara bir cevap niteliğinde Amerikalı yazar George Saunders’ın İkna Ulusu isimli öykü kitabı. Türkçeye Niran Elçi tarafından kazandırılan ve Delidolu Yayınları tarafından yayınlanan kitap on iki öyküden oluşuyor. Her öykü ikna meselesinin bir yerinden tutuyor ve tüketim toplumunun insanı ne hale getirdiği anlatılıyor. Öyküler dört grupta toplanmış. Her bölümün başında Bernard “Ed” Alton isimli bir yazarın Yeni Ulus isimli kitabından bir alıntı yapılıyor. Bu alıntılarda genelde görünmez bir düşmandan bahsediliyor ve bu düşmanla nasıl baş edileceğine dair tavsiyelerde bulunuluyor. Bernard “Ed” Alton da, kitap da Saunders’ın kurgusu. İktidara ve piyasa ekonomisine hizmet edecek tek tip insanlardan yani tüketicilerden oluşan bir toplum yaratılmasına dair söylemlerle dalga geçiyor bu metinlerde.

Açıkçası ilk üç öyküde kitaba yakınlık sağlayamadım. George Saunders kitaptaki öykülerin çoğunda gerçeküstü hikâyeler anlatıyor. Amerikan toplumuna yönelik hiciv içeren dil ilk başta öykülere mesafeli kalmama neden oldu. Diğer yandan tüketim toplumunu çok iyi anlatan öyküler. Konuşabiliyorum isimli ilk öyküde, bebeklerin yüzüne takılan ve konuşabilen bir maske satan firmanın satış temsilcisinin, ürüne dair şikâyette bulunan bir müşteriye yazdığı mektubu okuyoruz. Benim Frapan Torunum isimli ikinci öyküde, torununu New York’a bir gösteriye götüren büyükbabanın, her tarafımızı saran reklam şiddetine nasıl maruz kaldığının hikâyesini okuyoruz. Jon isimli üçüncü öyküde ise yaşamın her alanının markalar tarafından şekillendirildiği distopik bir dünyada Jon ve sevgilisinin özgür yaşam mücadelesine tanıklık ediyoruz.

Saunders beni Kırmızı Kurdele öyküsü ile yakaladı. Tam anlamıyla sarsıldım. Bu öyküyle birlikte Saunders’ın kitapta yaratmaya çalıştığı dünyanın içine girebildim. Öykünün beni bu kadar sarsmasının nedeni, şu günlerde Türkiye’nin ana gündem konularından biri olan sokak hayvanları katliam yasası ve çaresizce izlediğimiz katliamlarla paralellik sağlaması olabilir. Öyküde küçük bir kasabada bir köpeğin saldırısı sonucu bir çocuk hayatını kaybediyor. Kendi hallerinde sakin ve sıradan bir hayat yaşayan kasaba halkı olay sonrası neredeyse kasaba ve çevresindeki tüm hayvanları ve hatta gerekirse insanları öldürecek düzeyde bir cinnet haline giriyorlar. İnsanları bu konuda örgütleyen ise kasabanın en sessiz sakin, içine kapanık, hiçbir şeye karışmayan bir sakini. Bir insanın içindeki şiddet güdüsünün nasıl doğup büyüdüğüne ve başkalarına da bir salgın gibi bulaştığına dair çok çarpıcı bir hikâye. Saunders, dünyanın herhangi bir yerinde tüm doğallığıyla yaşanabilecek bir hikâye anlatıyor, ve aslında dünyanın her yerinde sürekli yaşanan bir hikâye. Her birimiz kendi yaşamlarımızda benzer hikâyelerin içinde yer almış olabiliriz. Ancak bunu bir hikâye olarak okurken nasıl dehşet verici olduğunu algılayabiliyoruz.

Kırmızı Kurdele‘nin tüm ağırlığını yüreğimde taşırken, Noel isimli öyküde güçlünün güçlüyü ezmek için bulduğu yolların inceliğini içim sızlayarak okuyorum bu sefer. Bu öyküde zenci oldukları için insan yerine konmayan kişilerin hikâyesi anlatılıyor. Ama çarpıcı olan ırkçılığın tüm çirkinliğini görüp hücrelerinde hissedenlerin buna seyirci kalması. Adams isimli öyküde ise önyargılarımızla hem kendi hayatımızı hem de başkalarının hayatlarını nasıl olumsuz yönde etkileyebileceğimizin örneğini okuyoruz. Öykü kahramanımız, komşusu Adams hakkındaki düşünceleri nedeniyle Adams ve ailesine karşı uyguladığı şiddetin dozunu arttırıyor, bulundukları mahallede Kırmızı Kurdele öyküsündeki benzer bir ortam yaratıyor, bu sefer Adams ve ailesine karşı tüm mahalle ayaklanıyor, şiddetin dozu umulmadık sonuçlara ulaşıyor.

Kırmızı Kurdele‘nin etkisi sürerken, bu kez hayvan deneylerini konu alan 93990 isimli öyküyü dehşet içinde okuyorum. Deneyler korkunç ama kan, kesme, biçme yok bu öyküde. Zehirli bir maddenin testi yapılıyor maymunlar üzerinde. Burada da en aklı başında kabul ettiğimiz bilim insanlarının akıl almaz davranışlarını görüyoruz.

Benim için bir diğer çarpıcı öykü Bohemyalılar oldu. Bu öyküde de göçmen sorunu işleniyor. Kitabın tüm öykülerinde olduğu gibi bu öyküde de bir kişinin önyargıları ve yanlış düşüncelerinin diğer insanları nasıl etkileyebileceğini görüyoruz.

George Saunders kitabın tüm öykülerinde bize şunu söylüyor: Herhangi biri, ister iktidar olsun, ister uzman insanlar, isterse sözüne güvenilir saygın insanlar, size bir şey yapmanızı söylediğinde bunu sorgulamalısınız. Özellikle de başka bir insana ya da canlıya yapılanlar söz konusu olduğunda. Farklılıkların bir sorun değil, yaşamın rengi olduğu gerçeğinden hareketle yönümüzü belirlemeliyiz. Kapitalizm ve piyasa ekonomisi insanlar için bir şey yapmıyor, iktidar ve sermaye için bir şeyler yapıyor. Sistem reklamlar, iletişim araçları, sosyal medya, ya da kullanabileceği her şeyi kullanarak kitleleri yönlendiriyor. Bizim neye ihtiyaç duyduğumuza, nasıl yaşarsak mutlu olacağımıza karar veriyor. Sistemin yarattığı ihtiyaçlarımızı tatmin ettikçe mutlu olduğumuzu sanıyoruz, mutlu muyuz peki?

İkna Ulusu öyküleri, gerçeküstü dünyaları anlatsa da tam da günümüzü anlatıyor. Kitap ilk olarak 2006 yılında yayınlanmış. Öykülerde geçen birçok şey kehanet gibi. Öykülerde yaşananlar bugün bizzat yaşanıyor.

İkna Ulusu’nun ana meselesi tüketim toplumu. Ancak yukarıda sözünü ettiğim hayvan haklarından göçmen sorununa, ırkçılıktan her konudaki ayrımcılığa birçok meseleyi işliyor. Dünyada süregiden sorunların nasıl birbiriyle bağlantılı olduğunun da altını çiziyor bu öykülerle. Ana sorunumuz tüketim! Yaşamın her alanında sadece ihtiyacımız kadarını tükettiğimizde dünyadaki birçok sorun da çözülmüş olacak.

İkna Ulusu öyküleri, bir yanıyla okuruna ayna tutuyor. Her birimiz farkında olarak ya da olmayarak, yanlış olduğunu bile bile, birilerinin kötülüğünün bir parçası ya da seyircisi olabiliriz, o kötülüğe dur diyemeyebiliriz. İkna Ulusu, dur diyebilme cesaretine ve bilincine vesile olabilir belki.

Yazıyı bitirmeden kitabın çevirmeni Niran Elçi’ye teşekkürü borç bilirim. George Saunders’ın sıradışı dili nedeniyle eminim zorlu bir çeviri süreci yaşanmıştır. Çevirmenimizin elleri dert görmesin. Delidolu Yayınları’na da ayrıca teşekkürler.

George Saunders yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. Bu derslerden yola çıkarak, Çehov, Turgenyev, Tolstoy ve Gogol’ün öyküleri üzerinden yazmaya dair denemelerden oluşan kitabı Yağmur Altında Yüzmek‘in giriş bölümünde şunları söylüyor:

“Son on yıl boyunca dünyanın dört bir yanında konuşma, okuma etkinliklerine katılma ve binlerce heyecanlı okurla tanışma fırsatım oldu. Onların edebiyata olan tutkusu (salondaki sorulardan, imza masalarındaki ve kitap kulüplerindeki sohbetlerden belli olan bir tutku) beni dünyada iyi iş yapmayı hedefleyen büyük bir yeraltı örgütü olduğuna ikna etti. Okumayı hayatlarının merkezine koymuş insanlardan oluşan bir ağ bu; bu insanlar okumanın onları daha açık, cömert insanlar hâline getirdiğini biliyorlar.” Dünyanın böyle bir örgüt tarafından istila edilmesi dileğiyle…

Okumalı mısınız?

George Saunders’ın dili ve üslubu nedeniyle belki ilk başta zorlanabileceğiniz bir kitap İkna Ulusu. Hiciv ustası bir yazardan mizahı bol öyküler ama dediğim gibi ben içim sızlayarak okudum öykülerin büyük bölümünü. Tüm bunlara rağmen edebiyat tadı yüksek çok iyi öyküler olması nedeniyle elbette okumalısınız. Edebiyat bir anlama yolculuğu. Gerçeklerle yüzleşmeden, gerçeklere toslamadan ne dünyayı ne kendimizi anlayabiliriz, eksik bir yaşam yolculuğu olur bu. İkna Ulusu, bu açıdan da okunması gereken önemli bir eser diye düşünüyorum.

(Şule Tüzül’ün incelemesini video olarak izlemek için tıklayabilirsiniz.)

Altı Üstü Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin