Savaş yeryüzünün cehennemi. Kendini her şeyden üstün gören insanın kendine verdiği ceza. Yaşamı bir dantel gibi inceliklerle süsleyerek yaşamak yerine, acı ve mutsuzlukla doldurmak. İnsan kötülüğünün en üst mertebesi.
Edebiyat ilk ortaya çıktığı günden beri savaşı anlatıyor. Sanatın her dalı da öyle. Savaşların hala sürüyor olması, doğadaki en akılsız canlının insan olduğu gerçeğinin altını çizmiyor mu? Bir türlü anlamıyoruz.
Çağdaş Leh edebiyatının önde gelen isimlerinden Wieslaw Mysliwski’nin, ülkemizde Neşe Taluy Yüce’nin çevirisiyle YKY tarafından yayınlanan romanı Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez de savaşı anlatıyor. Bir savaş romanını bir kez daha büyük bir edebiyat lezzeti alarak okutmayı başararak.
Roman, Polonya kırsalında bir göl kenarında bulunan yazlık evlere bekçilik yapan yaşlı bir adamın hayatını anlatıyor aslında. Yaşlı adam hem ana kahramanımız hem de anlatıcımız. Evlerin boş olduğu kış döneminde bir ziyaretçi geliyor evlerden birine. Yaşlı adama gelerek fasulye istiyor. Hikâye böyle başlıyor. İkisinin de ismini öğrenemiyoruz roman boyunca. Yaşlı adam ziyaretçiyi buyur ediyor, fasulye ayıklamaya başlıyorlar. Yaşlı adamın tüm gün süren, ziyaretçiye anlattığı hayat hikâyesi üç yüz sayfa sürüyor. Bir diyalog gibi görünen bir monolog okuyoruz. Tek kişilik bir tiyatro oyunu gibi. Wieslaw Mysliwski’nin bu romanla Polonya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden birini alması boşuna değil: Okur olarak o ziyaretçi ile birlikte onlarca hikâyeden oluşan bir hayatı dinlerken, Mysliwski savaşı arka fona öyle ustaca yerleştiriyor ki, yaşlı bir adamın hayatını okurken aslında savaşın ne olup ne olmadığını anlatıyor bize.
Romanın dili ve anlatımı o kadar iyi ki, üç yüz sayfa boyunca sıkılmadan, merakla ve heyecanla yaşlı bir adamın daldan dala atlayan konuşmalarını dinliyoruz. Dinliyoruz diyorum çünkü okurken sanki o ziyaretçi ben olmuşum ve yaşlı adamın karşısına oturup birlikte fasulye ayıklıyoruz hissine kapılıyorum. Yaşlı adamın konuşması o kadar ustaca kurgulanmış ki, bu konuşma sırasında mekânın özelliklerini, havanın soğuması ve kararmasını, çevremizi saran doğayı, yaşlı adamın iki köpeğinin merak ve sevgi gösterilerini, yakınlardaki gölün ve ormanın dört mevsim nasıl göründüğünü, her şeyi bizzat yaşıyor gibi hissediyoruz. Romanın dili ve anlatımı çok sade. Ama her cümle çok derinlikli. Bu derinliği Türkçeye aktardığı ve bize ulaştırdığı için çevirmen Neşe Taluy Yüce’ye tebriklerimizi ve teşekkürlerimizi iletelim tam bu noktada.
Yaşlı adamın anlattığı hikâyeler çok çarpıcı. Gülten Akın’ın unutulmaz dizesinde geçen, kimsenin durup düşünmeye vaktinin olmadığı o ince şeylerin onlarcası var bu romanda. İnceliklerden örülmüş bir roman bu. Yaşlı adam ve hayatına giren birçok insan o incelikleri düşünerek yaşamışlar, hem de ikinci dünya savaşının korkunç ağırlığının altında. Yaşlı adam hikâyelerini anlatırken ara sıra savaş, partizanlar, direnişçiler, silah, ölmek, öldürmek gibi kelimeleri kullanıyor ama doğrudan savaşı anlatmıyor. Yaşlı adamın tüm yaşamı zorluklarla ve yokluklarla geçmiş, ama tüm hikâyeler güzel ve iyi şeylerle dolu. Savaşın içinden güzelliği ve iyiliği süzerek anlattığı hikâyelerle, savaşın kötülüğünü ve çirkinliğini anlatıyor.
Yaşlı adam ağaçların mutlu mu mutsuz mu olduğunu nasıl anladığını anlatıyor örneğin. Okulda bir orkestra kuran müzik öğretmenlerinin orkestraya sessiz durmalarını söyleyerek sessizliğin müziğini nasıl yönettiğini anlatıyor. İneklerin sessizce saksafon dinlemesini. Köpeklere, ineklere, domuzlara, köstebeklere dair anlattığı hikâyelerin incelikleri hem komik hem de boğazınız düğümlenecek kadar duygu yüklü.
“İnsan doğayı bıraktı mı, başka bir düzene girmeyi kabul etmiş demektir. Eğer doğada yaşamaya devam etseydi doğa onu gözetirdi.”
Romanın bu inceliklerle dolu olması çok doğal; kahramanımız meslek okulundan elektrikçi olarak çıkıyor, bir yandan elektrikçi olarak çalışırken bir yandan saksafon çalmayı öğreniyor ve hayatının oldukça uzun bir döneminde müzisyen olarak çalışıyor. Bir müzisyenin kelimelerini okuyoruz, bir müzik eserini dinler gibi. Müzik romanın vazgeçilmez parçalarından biri. Müzikle hayatı buluşturduğu ifadeler romanın en incelikli bölümleri. Tam da bu nedenle savaş, bağırmadan, çığlık atmadan, yaygara koparmadan, bir müzik parçası nasıl anlatırsa öyle anlatılıyor. Eğer yeni bir dünya kurulacaksa bunun müzikle başlayacağı anlatılıyor.
“Bana göre, yaşamla ölümü birbirine müzik kadar hiçbir şey yaklaştırmaz.”
“Bana göre sadece müzik değil yaşam da ritimle yönetilmekteydi. Ritim duygusunu kaybeden birisi umudunu da kaybederdi. Gözyaşı nedir, umutsuzluk nedir, ritim yokluğundan başka bir şey olabilirler mi. Anılar ritim değilse, nedir.”
“Sözcükler işe yaramıyorsa, düşünceler işe yaramıyorsa ve hayal gücün artık bir şey hayal etmiyorsa, geriye kalan tek şey müziktir. Bu dünyada, bu yaşamda geriye kalan tek şey müziktir.
Mysliwski’nin bir ustalığı da şu: Hikâyeler tarihsel bir sıra izlemiyor. Yaşlı adam birçok yaşlı insanda gözlemlediğimiz gibi, bir hikâyeyi tamamlamadan aklına gelen bir başkasına geçiyor. Bir hikâyenin başından, bir diğerinin ortasından, başka bir hikâyeninde sonundan başlıyor anlatmaya. Ama ilerleyen sayfalarda yarıda bıraktığı hikâyelere geri dönüp kaldığı yerden anlatmaya devam ediyor. Hiçbir hikâye yarım ve havada kalmıyor. Ancak bu noktada romanın en güçlü yanlarından birinin de muğlaklık olduğunu eklemeliyim. Tam dozunda bir muğlaklık. Bir hikâyeyi anlatırken bazı şeyleri söylemeye gerek yoktur, dinleyen tamamlar onu. Yaşlı adam ziyaretçisine, Mysliwski de biz okurlarına, böyle boşluklar bırakmış, tamamlayalım diye.
Sadece romanda anlatılan hikâye değil, romanda kullanılan bu ustalıklar, geleneksel roman örgüsünün dışına çıkmış bir eser okuyor olmak da bir edebiyatsever için heyecan verici.
Kitabın arka kapağında roman için “felsefi komedi” ifadesi kullanılmış. Kesinlikle öyle. Mysliwski, roman boyunca insan doğasına ait felsefi meseleleri masaya yatırmış. Bu açıdan çok yoğun, tüketilmesi zor bir roman olduğunu söyleyebiliriz. Dilin ve anlatımın sadeliğine rağmen. Diğer yandan hem dilde hem hikâyelerin kurgusunda mizah elden bırakılmamış. Her şeyi tatlı tatlı anlatan yaşlı bir adam var karşımızda, dinlerken gülümsememek elde değil. Savaşı anlatan ama gülümseyerek okuduğumuz bir roman bu.
Çocukluk ve çocuk olmak bu meselelerden biri. Yaşlı adam, bekçilik yaptığı yerde yazları çocuklarla ilgilenmeyi çok seviyor. Onları ormanda gezilere çıkarıyor, ağaçları ve hayvanları anlatıyor. Bulundukları yere yakın, savaştan kalma bir mezarlık var. Çocukları oraya asla götürmüyor. Diyor ki: “Sonra çocuk olmayı bırakabilirler, çünkü çocuk olmak yaşa bağlı bir şey değildir.” Savaş sonrası okuduğu okula dair hikâyeleri anlatırken de şunu söylüyor: “Aslında artık hiç kimse çocuk değildi. Ne kadar çocukluğun özlemini çekseniz de çocuk olamazdınız.”
Kahramanımız yaşlı adam şapka konusunda takıntılı. Roman baştan sona yaşlı adamın bu takıntısına dair hikâyelerle dolu. Bu nedenle olsa gerek; YKY de kitap kapağında şapka resmine yer vermiş. Şapka metaforunun neyi temsil ettiği de romanın muğlak yönlerinden biri, yazar bu konuyu da okur yorumlarına bırakmış olmalı. Bana göre, her şeyini kaybetmiş bir adamın tüm kayıplarını temsilen tutunduğu bir sembol olabilir. Çocukluğuna ait masum kalan tek simge belki.
Okumalı mısınız?
Okumalısınız çünkü her yönüyle, roman özellikleri, hikâyeleri, gündemine aldığı felsefi meseleler ve bu meselelere dair sade cümleleri ile çok iyi bir edebiyat eseri Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez. “Bir insanın tek yeri, insanın içindedir,” diyor yaşlı adam günün, sohbetin ve romanın sonuna yaklaşırken. Tüm roman bu cümleyi anlatmak için yazılmış sanki. Bu nedenle de okumaya değer…

