Söyleşi: Deniz Gezgin

Söyleşi: Özge İpek Esen, Şule Tüzül

Ahraz ve YerKuşAğı gibi romanlarına ek olarak Doğa Defteri gibi çalışmalarıyla da çok ilgi gören Deniz Gezgin’le son romanı Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar’ı merkeze alarak yazmaya yaklaşımını ve yazdıklarında okurun bulabileceği anlamları konuştuk.

Üzerine konuşulması da soru sorması da zor bir kitap bu. Bakalım zoru başarabilecek miyiz? Hatta sohbetimize bu zorluktan başlayalım. Türlerle, her şeyin en başından tüm kurallarıyla anlatıldığı evrenlere alışmış okur için içine girmesi biraz zor bir kitap bu. İhtimallerin -hem olumlu hem de olumsuz- bol olduğu bir evren. Karakterlerin de atmosferin de zaman zaman bildiğimiz evreni anıştırmasının bir nedeni var mı? Bir araf hikâyesi diyebilir miyiz? Bildiğimiz ve bilmediğimiz bir hikâye gibi… 

Yalnızca bu metin özelinde değil alışılmışın biraz dahi dışında seyreden pek çok anlatı için bu zorluk eşiğinde takılıyoruz. Bunun okuma alışkanlıklarıyla ama bir nevi tüketimle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Belki daha da ötesi okurdan tüketici uman bir üretim çarkından konuşmalıyız. Alışkanlıktan ziyade edebi alıştırılmışlık da denebilir. Her şeyle özdeşleşme arzusu ve bunun kanıksanması da edebi bir formu dayatıyor. İnsan her yerde kendini arıyor, kendine düşmüş durumda, hal böyleyken anlatılan “başkalarının hikâyesi” de olsa okuyanın kişisel gelişimine hizmet etmeli yoksa kıymetsiz sayılacak.  Elbette köklü bir şeyden söz ediyoruz yani meselenin bizden ibaret olmayan çok geniş bir tarihi var. Dolayısıyla sorunu gayrişahsi bir yerden düşünmek istedim. Öte yandan bu bana bağı tasması olmayan bir tutukluluk hâli gibi geliyor, kıstırılmış hissediyorum. Bütün bu sürecin en başta dilde gerçekleştiğini ve bu misyonerliği hikayelerin üstlendiğini düşününce değirmene su taşımamak, itaatsizce yazmak da bir seçim. Şüphesiz ne anlatacağımı bilerek yazıyorum ama bir o kadar da anlatacağım şeyi yazarken kavrıyorum. Onun dilini ararken hiç bilmediğim yerlere çıkıyorum, anlatacağım şeyin yaşantısını çevresiyle birlikte tanıyıp öğreniyorum. İşte bu yüzden sorunun içinde geçen o “her şeyin en başından tüm kurallarıyla anlatıldığı evrenler” bana cansız, hayatsız görünüyor. Duyuların kaybıyla ve bunun hayatı kavrayışımızdaki etkisiyle bir derdim var. Kimseyi kan tutmuyor artık, başka dünyaların (ki başka oluşlarını çok da kabullenmiyorum) içine giremiyoruz çünkü hayata dair her şeyin konulaştığı, bütün varlıkların, canlı ve cansızların birer hikâye olmak uğruna dil maharetiyle canının çıkarıldığı bir anlatı formuna müptelayız. Burası ölü doğa tasvirleri gibi yavan bir lezzet pazarı. Bu değişmezlik ve katılık evreninde hayatı bulamadığım, soluksuz bırakılanlar olduğunu bildiğim için form ve dil üzerine düşünmekte ve bunu yaparken de dünyayı kendi sesleriyle duyup yaşama heyecanını diri tutmakta ısrarcıyım. 

Kahramanımız Kara’nın gedik açıp yuvadan çıktığı kısımda birden bir doğum hikâyesi okuyormuş hissine kapıldım. Anne karnında dünyaya gelmeyi bekleyen bir bebek… Kitabı bitirdikten sonra kitap üzerine yazılanlara baktım. Bazıları romanı bir yıkım hikâyesi şeklinde tanımlıyordu… Kitabın böyle farklı yorumlamalara açık olmasını nasıl değerlendirirsin?

Kimi yıkımlardan doğmaya aşina, kimi de doğumlardaki yıkıma. Birbirine zıt görünen tüm bu yorumları önemsiyorum. Bir şeye benzetilemeyen anlaşılmaz, tanınmaz, uzak kalır sanılıyor ama ben bu ne idüğü belirsizlikle kurulan her türlü yaşam bağına imkân olarak tutunuyorum. Benzemeksizin yakınlaşmanın dilini, duyusunu aramayı düşünebilmeliyiz. Sadece spotlarla aydınlatılmış olana bakarak karanlıkta görme yetimizi yitirdik ama şeyler görünmeyince yok olmuyor.  Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar’ı başka bir dünyadan, belki gelecekten sayanlar olduğu gibi senin de söylediğin gibi bizzat tanıklık ettiği katliam ve yıkımlara benzeten okurlar da oldu. Bu metni distopik bulanlar da var bugünün kayıp çocuklarını, çocuk işçiliğini, madenlerdeki ölüm düzenini işlediğini düşünen de. Ben bütün yorumları, metin bunları içerdiği müddetçe genişletici buluyorum. Romanı, olmuş bitmiş bir şeyden çok bir düşünme ve tartışma yüzeyi olarak düşünüyorum.

Kısacık bir romanda çok şey sorgulanıyor. Bunlardan biri de beden ve bedenle olan ilişkimiz. Yukarıda sözünü ettiğin duyu kayıplarının beden algımızı etkileyen hem edebiyat hem de onlarca farklı medya ile ilişkisi var. Dil ve beden algısı arasındaki ilişki de çok önemli. Öyle değil mi? Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar‘da olduğu kadar YerKuşAğı‘nda da alıştığımız bedenlerin ötesine geçiyoruz. Aslında Ahraz‘da da beden üzerinden önemli sorular soruyorsun okura. Genel olarak edebiyat ve edebiyat dışında beden algısına dair düşüncelerini öğrenebilir miyiz?

Beden de diğer her şey gibi insani normlara indirgenerek tekilleştirilmiş. Edebiyatta ya da teorik konuşmalarda anlatıcının kurulu dili o denli baskın ki bedenlerin işleyişi duyulmuyor. Metinlerde daha çok bir bedenin nasıl olması gerektiğini okuyoruz, bedenin imgesinde geziniyoruz ötesi bir muamma. Şiir bu engeli istisnai biçimde aşıyor. “Ucube”, yaralı, parçalı, çoklu ve ara bedenlerle sahici bir karşılaşma ancak şiirde mümkün olabiliyor. Şiirin bunu sese meylinden doğan yabanıllığa ve metaforlara borçlu olduğunu sanıyorum. Roman, öykü gibi türler sabit bir formu tekrar üretiyorsa “tanıdık” bedenden başkasına yönelemiyor bu yüzden herhangi bir yamuk, noksan ya da biçimsizlik anomali olarak kaydedilip aktarılıyor. Nerede olursa olsun duyusuz bir dilde bedenler değil beden anlatılır, duyusuz tek beden.

Romanlarının en önemli özelliklerinden biri adalet duygusu. Bir diğer önemli özellik ise içinde şiddete yer olmayan metinler.  Her neye ya da kime taraf olursan ol her şeye eşit mesafede bir duruşun var. Dolayısıyla neye iyi neye kötü diyoruz hep sorularla ilerliyoruz. Bir yandan içimizi acıtan meselelere en derinden dokunurken, diğer yandan öfkenin, nefret ve şiddetin oluşmasına imkân vermeyen bir dille bunları anlatıyorsun. Şiddet ve nefretin baş tacı edildiği bir dünyada bu bence o kadar önemli ki. Nasıl başarıyorsun bunu?

Bilemiyorum, aslında yazdığım metinlerin hemen hepsi dünyaya, çocuğa, dağa, taşa, yoksullara, kimsesizlere, sessizlere, adsız sansızlara yönelik şiddetleri konu ediyor. Ahraz, YerKuşAğı, Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar şiddet yorgunu yaşamları, varlıkları anlatıyor. Şiddetsiz bir dili özellikle gözettiğimi söyleyemem ama yazarken dil üzerine düşünmeden hareket ettiğim tek bir an bile yok. Kim bilir belki de senin değindiğin dilimdeki bu “şiddetsizlik”, iyi kötü, canlı cansız, insan insan olmayan gibi ikiliklerin dışında bir dünya algısıyla yazma gayretimin sonucudur. Yazarken her şeyden çok önemsediğim, meseleyi tüm çevresiyle, kendi oluşuyla, içindekilerin sesleriyle ve duyulup görülmeyen yanlarıyla oldurmadan ve şeyleştirmeden anlatabilmek.

Üç romanında da doğanın diline etkisini muazzam biçimde görüyoruz, hissediyoruz. Bence hepimizin doğa tanımı farklı. Doğa kelimesinin de içini tükettik maalesef. İnsanın doğa ile savaşının temelinde de bu yatıyor sanırım. Senin doğa tanımın nedir? Seni ve romanlarında yarattığın dili nasıl etkiliyor?

Tanımlı bir doğayı gereksindiğimiz, kurgu ve kurgu dışı yazında böylesi bir doğaya sıkıştığımız gerçek olsa da ben doğanın tanımlanarak kavranabileceğini düşünmüyorum. Doğa tanımlanamaz ölçüde üstündür gibi özcü bir bakışın tam aksine doğa dile gelmezliği, sınır çekilemez genişliği, başkaya açıklığıyla dilin boyunduruğundan zaten her türlü kaçacaktır demek istiyorum. Bildiğimizi gördüğümüzü sandığımız doğa halihazırda tanımlıdır. Ancak bu tanımlara sığmayan taşkınlar, insanın yerleşik doğa algısına ve buna bağlı olarak tüm ilişkilere yansıyan can alıcı ayrımlara işaret eder. Tanımlama her ne kadar bir anlama çabasıysa da aynı zamanda bir evcilleştirme, düzleştirme, yutma faaliyetidir. Doğanın ne olmadığından, türsel ve kültürel yanılgılarımızdan konuşabiliriz, konuşmalıyız da ama insanbiçimci söylem alışkanlığını sorgulamaksızın yol alan, iktidar ilişkilerini göz ardı eden daha ilk adımda gaflete düşer. Doğanın bugün her şey gibi kârlı bir tüketim odağı haline gelmesi ve ona dair üretimlerin aynı çarkta öğütülmesi bugün doğa unsurlarının hangi maksatla fetişleştirildiğini de açık etmekte. Tarafı belli dahi olsa sanatı, politika ve edebiyatı da buradan düşünmeli. Dolayısıyla metnin dilini oluştururken ayık olmayı önemsiyorum. Çünkü yekpare bir işgal ve kırıma karşı yazıyorum, sonuçta büyülü bir metin ortaya çıksa bile yazarken duyuların açık olmasından yanayım.  

Yaşam ve ölüm döngüsü de romanlarında yer alan önemli izleklerden biri. “Yaşama ölümden daha yakın hiçbir şey yok,” diyorsun son romanında. Aslında umut dediğimiz şey tam da bu döngü sayesinde varlığını sürdürüyor diyebilir miyiz? Bir ölüm başka bir şeyin doğumu anlamına geldiği için. Yaşam, ölüm ve umut için neler söylersin?

Ölüm yaşam karşıtlığı insanı canlılıktan ve geniş zamandan alıkoyan yegâne yanılgı. Bu yüzden de çağlar boyu ölümden kaçıp duran iflah olmaz tek canlıyız. İnsanın ölümlülüğü reddi ölüm bilincine yorulur, denilir ki insan ölümünün bilgisini taşıdığı için ölümsüzlüğü arar. Ölümsüzlük ve sonsuzluk birbirinden o kadar başka şeyler ki. İnsan öleceğini bildiği için mi ölür yoksa ölümü daha doğrusu hayatı hiç tanımadığı için mi? Ölünce hayatını kaybeden yalnızca biziz çünkü ölümsüzlük peşinde hayatsız yaşıyoruz. Uzunca bir zamandır ölme biçimlerimiz üzerine kafa yoruyorum ve şimdilerde de bunu yazıyorum. Ölümün bizden alınışını, ölememeyi yani bir kez daha yaşamasız hayatlar hakkında bir metin oluşuyor, ölme hakkını geri almanın yollarını arayan bir varlık mücadelesi benim için. Son olarak umudu sormuştun. Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar’a ilham olan Blanqui’nin büyüleyici kitabı Yıldızlardan Ebediyete’de dediği gibi “Tıpkı evren gibi insan ve tıpkı insan gibi bir kum tanesi de bir sonsuzluk ve ebediyet muammasıdır”. Umut da bu muamma boşluğundaki dallanıp budaklanmalarda olmalı.

Çok teşekkür ederiz.

Altı Üstü Kitap sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin